Gelenekler Ve Görenek

KAYBOLAN GELENEK-TORBA SALLAMA

    Kaç yıl? 30… Belki de 40… Salladım tabi ki. Salladım deyince aklıma geldi. Çocukluğumda torba sallardık. Ben 50 yaşındayım. Bizden sonraki nesil acaba torba sallama geleneğini biliyor mu dersiniz? Hiç sanmıyorum. Ben torba sallamayı çocuklarıma anlatınca hem çok hoşlarına gidiyor, hem de çok tuhaf geliyor. Ben 1960’lı yılların şartları ile birlikte bizim kuşağın nelerle mutlu olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

    1960-1965 yıllarında Balçıkhisar’da evler tek katlı toprak damlı; çatılı ev hemen hemen hiç yok soba yanan ev öyle belki hiç yok belki de bir elin parmakları kadar.. Genelde dede, ebe, anne, baba ve çocuklar bir odada toplanır. Odanın bir kenarında bir ocak… Hani şimdiki şömineler var ya onun değişik bir versiyonu… Yakıt olarak ya tezek ya da koyun gübresi… Dumanı ve ısısı baca çok geniş olduğundan içeriye pek fayda sağlamaz doğruca dışarıya gider. Isınılmaz ebe, dede sağlı sollu sedirlerde, diğer hane halkı kenarlarda,ocakbaşında ‘kuş deliği’ diye tabir edilen yerde aydınlatma için kullanılan gandil ya da 7’li lamba …Gelelim şimdi TORBA SALLAMAYA:

****Arefe günleri akşamı ve kandil gecelerinde çocukların mahallelinin bacalarından salladıkları torbaya hane sahibinin arpa buğday koyduğu ve çocukların bunları satarak harçlık yaptığı Balçıkhisara mahsus bir gelenek .

    Yarın bayram, harçlık lazım. Şimdiki gibi para mı var? Harçlığımızı taştan (torba sallayarak) çıkaracağız. Malzeme bi  dıraf, bi yünden dokuma torba, mevsimine göre kar, çamur, bir de zifiri karanlık… Ve dambaşlardayız. O baca senin bu baca benim… Evler toprak damlı olduğu için dambaşa çıkmak çok kolay. Üç beş çocuk sırayla dambaştayız ve bacadan torbaları tek tek sallamaya başlıyoruz. Hane sahibi dambaşta gezindiğimiz için biraz kızmıştır .Zira damda çocuklar gezinirken evin içine topraklar dökülmeye başlar. Torbayı görünce hoş karşılarsa torbaya bir sahan arpa veya buğday döker, ‘Çeeek!’ diye aşağıdan seslenir.Eğer hoş karşılamazsa yanık tezek koyanlar da olur. Hatta gırgırına sarma-dolma koyanlar bile olur.Torbayı çektiğimizde arpa, buğday varsa hemen aramızda kritik başlar:’Eeeyille biçok arpa goymuşlar.’ ya da ‘Len azıcık bişey goymuş gedeleer.’ Eğer yanık tezekse o bacadan taş ya da başka şeyler atılmıştır. Aşağıdan hane sahibinin sesi duyulur: ‘Ana köpeğin çocukları anaaa..’ Böyle bütün komşuların bacası ziyaret edilir. Gecenin finalinde toplanan arpa, buğday karışık olduğu için onu alacak bakkal bulmak gerekir. O da büyük ihtimalle ya rahmetli Deli Alı’dır ya da rahmetli Yan Ismayıl’dır. Genelde Deli Alı’dır o ürünün müşterisi. Elimizdeki malı nakde dönüştürür ve koşarak evin yolunu tutarız. Yarına harçlık tamamdır artık.

    İşte kaybolan bir gelenek daha… Ne yazık ki bir daha hiç olmayacak. Ve bu gelenek bizlerde tatlı bir anı olarak kalacak.

Derleyen:Şerafettin ÖZDEMİR-ANKARA

YİTİRİLEN DEĞER: ÇİĞDEM KAZMA     

Uzun ve sıkıcı kış günleri bitipte baharla birlikte sarı sarı, beyaz beyaz çiğdemler çıkardı ki insanın içi hep ümit dolardı. Doğada ender bulunan bu çiçeğin hem yumrularını, hem de yapraklarını yiyorduk. Çünkü çiğdemin, idrar söktürücü, kabızlığı giderici özelliğini de belki büyüklerimiz bildiğinden yememize ses çıkarmazlardı. Kısacası çiğdem bizim için değerli bir çiçekti. Küme küme çocuklar deynekleri akşam olmadan hazırlardık. Sabah erken saatlerde kafadar arkadaş kümesiyle anlaşarak köyün yakın yerlerindeki yazı pelik tepesi  gibi yerlere çiğdem kazmak için giderdik. Kayış yerine yular eskisi iplerden bellerimize sıkıca bağlayıp elinde çiğdem deyneği cenge giden asker gibi yola çıkardık.  Ekmek ve kuru soğanlardan azıklar hazırlanır, ellerimizde ısırarak veya çapıttan dikilmiş torbaya konup omzumuza asılarak yola çıkardık. Ayaklarımız çıplak veya çorapsız lastik ayakkabı içinde olurdu. O zaman örme yün çoraplar olduğundan koyunu olmayan evlerin çocuklarına çorap giyme sırası gelmezdi. İlkokula başlayıncaya kadar fistanla gezer yürürdük. Ceket, kazak pek tanımadığımız giyecek çeşitleriydi. Bu yüzden dayanıksız çocuklar olarak çabuk hastalık kapar, bademcikleri düşmüş, ısıtma tutmuş, keçeleşmiş, geğirleri batmış, guluç durmuş vb. adlarla anılan üst solunum yolu hastalıklarından yataklara düşerdik. Kocakarı ilaçları ve yerel tedavi yöntemleriyle genelde beygir gübresine gömülerek, gır çayı içirilerek, mancar bekmezi yedirilerek, üzerlik tüttürülerek, boğazına et sarılarak, deriye çekilerek iyi edilmeye çalışılırdık. Ellerinde çiğdem deyneği olan beş arkadaş buluşup yukarılara çıkmaya başladık.

Yürüdüğümüz yerler boyunca her yer alabildiğince çiğdem doluydu. Altın gibi sarı, kar gibi beyazlık, yeşilin değişik tonları, lacivert renkler göz kamaştırıyordu. Çiğdemlere doğru koşmaya başladık. Biz beyaz çiğdemleri kazardık çoğunlukla. Onların kökündeki yumrular daha iri ve tatlıydı. Sarı çiğdemlerin çiçeklerini öteki çiçeklerin arasına süs olsun diye kazardık.
Deyneğin ucunu çiğdemin bir santim gerisinden toprağın içine doğru sokup geriye doğru eğdirince ve yarılan topraktan başıyla beraber çiğdem çıkıyordu. Sert olan yerlerde her babayiğidin harcı değildi çiğdem kazmak. Deyneğin arka kısmını göbeğine doğru denk getireceksin, ayaklarını yerden keserek hoplayıp bütün ağırlığını deyneğe vereceksin.

Bir.. iki.. üç.. ve çiğdem çıkar.

— Tüh le.. gırçıldı yav.
Çiğdem kazılırken bazen kafa kısmı çıkmaz, sadece üst bölüm sapı ile çıkar bunada ‘gırçılma’ derdik.

Çiğdem bağlarının bir kısmını ellerine bir kısmını ceplerine çiçekleri dışta kalacak şekilde koydular. Buz gibi ama oksijen dolu tertemiz kır havasında açık arazide gezerek geleceğin beceri ve dayanıklılığını kazanırdık. Ellerimizde deynek, ceplerimizde çiğdemlerle zafer kazanmış askerler gibi yoldan geçerdik. Sanki herkes bize bakıyordu. Evlerimize giderdik. Çiğdem kazma gezileri sabahtan ikindiye kadar sürerdi. Köye dönüldüğünde küçük kardeşlerimiz veya küçük komşu çocukları çiğdem çiğdem diyerek yanımıza koşuşurlardı. Ceplerden, torbamızdan veya fistanın eteğine doldurduğumuz çiğdemleri ortaya atardık. Onlar da paylaşmaya çalışırlardı. Çiğdemimiz az olursa onlara nazlanarak verirdik bu sırada aslında onlar sarı, beyaz, lacivert çiçekli çiğdemleri değil, küçük yüreklerindeki bembeyaz sevgilerini paylaşıyorlardı. İşte biz çocukları gelecekteki yaşama hazırlayan etkinliklerden biri. Çocukluğu kasabada geçenler bu durumu çok iyi bilirler sanırım.

Ali bozdağ:hisarergenciQhotmail.com

YİTİRİLEN DEĞER: FERFENE 

Kaynaklarda ferfenenin sözlük anlamına ulaşamadık. Halk kültürümüzde genel olarak geçmişten günümüze gelen belirli bir nedene dayanmadan ortaklaşa, uzun kış gecelerinde yapılan, harcamalardan her kişiye eşit düşen hisseli yemekli toplantılardır. Uzun kış gecelerinde, dost, komşu, ahbaplarla akrabaların birlikte,  kendi aralarında o güne has  hazırlanan her türlü yemeklerin yenilerek  gecenin geç saatlerine kadar sürdürdükleri erkeklerin yaptığı bu eğlenceye ferfene denilir. Ferfene köylerde çok yapılan gelenek ve hoşgörüye, sevgiye dayanan bir görgü kuralıdır. Ferfenede bir amaç da eğlenirken köy içi ve köyler arası birlik ve bütünlüğün sağlanması, köyde yapılabilecek çalışmalar için birlik oluşturulmasıdır. Yurdumuzun çeşitli yörelerinde ferfene, felfele, ferfana, ferfane, ferlere, harfana ve herfine gibi adlarla yapılan uygulamalar da genelde ferfeneden ayrı uygulamalar olmayıp geleneğin çeşitlerini oluşturmaktadır. Bu etkinliklerde halk kültürümüzün en önemli özelliklerinden olan yardımlaşma, ortak hareket etme ve iyi komşuluk ilişkileri gibi çalışmaları bir arada görmek olasıdır.

Ferfene, işlerin azaldığı, Kasım ayının sonlarında başlar, Mart ayına kadar sürer. Gece geç vakitlere kadar oturup konuşan arkadaşlardan biri bir görüş atar ortaya… Der ki, “Arkadaşlar, gelin bir ferfene yapalım.”  Köyde bulunan 20’ye yakın odadan hoşgörüsü fazla olan veya küme içinde sahiplerinden odalar ferfenenin yapıldığı başlıca yerlerdir. Bu konuda odalar arasında tatlı yarışlar olup, bir odada ferfene yapıldığı duyulduğu zaman, muhakkak diğer odalarda yapmaya çalışır. Çünkü onlar için ferfene demek kafadarların uygun bir yerde ( genelde mahalle odalarında ) bir araya gelmesi ve burada sabahlara kadar seviyeli eğlencelerin yapılması; yüzük, aşık(kemik) oyunlarının oynanmasıdır. Yemeklerin yenmesi, güzel olan şeylerin konuşulması anlamına gelir.

Ferfene sırasında oynanan oyunların amacı eğlenceli bir gece geçirmektir. Ferfeneye katılanlar yatsıdan sonra bir odaya toplanırlar. Selamlaşır, hal hatır sorar, ailelerde ve çevrede yaşanan güncel olayları konuşurlar. Kimin kızı kimin oğluyla nişanlanmış. Kimlerin gurbetten mektubu gelmiş köye nereden konuk gelmiş. Hatta kimin ineği buzulamış(buzağılamak) haberleri geçilirdi. Bazı yörelerde ise ferfeneye yalnız evli olmayan delikanlılar katılır.  Gecenin ilerleyen saatlerinde odalar dağılır. Mahalle tam gecenin karanlığına gömüldü, gömülecek diye düşünürken birden bire bir hareketlenme olur. Tatlı bir koşuşturmaca başlardı. Gece tam bitmeden oda sakinleri her zamankinden biraz daha erken kalkar ve genelde de hep birlikte odadan çıkarlardı. Sen zannedersin ki sanki hepsinin de aynı anda uykusu geldi. Ama işin aslı ferfene yapacak olanlara alan açmaktı. Onlara odayı bırakmak için her zamankinden erken dağılırlardı. Zaten onlar çok iyi biliyorlardı ki hem odanın içinde hem de dışarıda onların odayı terk etmelerini bekleyenler var. Onlar odayı terk ettikten sonra odanın içinde kalanlar odayı yeni konuklarına hazırlarken, odanın dışındaki gözcü ise ferfeneye katılacak olan diğer konuklara çoktan haberi uçurmuş olurdu. Kara havla, haşhaş havlası yapılır veya  kadayıf(ekmek veya tel) olurdu. Akşamüzeri evlerde; tavuklar pişirilirdi.  Ferfene etinin piştiği tencerede, tencere hakkı olarak o evdekiler için bir miktar et bırakılır ve onun parası alınmaz. Odadaki sobada yanmış meşe odunlarının közleri(kor) sobanın altından başlayıp önündeki çukur küllüğe çıkarılıp üstüne maşa uzatılır. Üzerine dilimlenmiş ev ekmekleri konarak kızartılır. Üzerine sadeyağı(tereyağı) sürülür. Peynirlerde dilimlenir. Yanına kuru soğan kesilir. Arada kuru soğanlar küle gömülüp pişirildikten sonra sıfraya gelir. Şenlik havası içinde güle oynaya yenir. Su bir yandan sobanın üstünde veya gaz ocağının üstünde kaynar, Daha sonra genel isteğe bağlı oyunlara geçilirdi. Oyunlarda yapılan muziplik ve şakaların duygu ve anıları yıllarca belleklerde yaşardı. Bunun aslı birlik, bütünlük ve bir tür sevgi, saygı dayanışmasıdır.

Oyunlar; bilgi yarışmaları, cezalı oyunlar, becerilerin sergilenmesi şeklinde kümelendirilebilir. Ustalık ve beceri oyunları bireysel ya da kümeler arasında yarışmalar şeklinde olabilmektedir. Yine müzik aleti çalabilenlerle uzun hava ve oyun havalarını özellikle güzel söyleyebilenler (maniler, türküler, taşlamalar) ferfeneye renk katarlar. Bilinen oyunların dışında kişilerin kendilerinin bulup uyguladıkları oyunlar da ilgi ile izlenmekte, bunlardan beğenilenler o köyde her ferfenede yinelenmektedir. Bazen gençlik yıllarında oynadıkları oyunları konukların ve oradakilerin yoğun isteği üzerine oynayan yetmiş seksen yaşındaki eski tüfek amcalar hala o günlerin coşkusunu sergilemektedir. Genelde her oyunun sonunda bir ceza uygulaması (örneğin yenikleri kağnıya koşup üzerine yenenlerin binerek kağnıyı köyün bir başından diğer başına çektirmesi) vardır. Genellikle oyunlarda en çok ceza alarak dayak yiyenler oyuna ilk kez katılanlardır. Şakayla karışık uygulanan dayak hiçbir zaman şakanın ötesine geçmez. “Cız” oyunu bunun en güzel örneklerinden birisidir. Hangi oyun olursa olsun Türk insanının yaratıcılığı, saflığı ve kurnazlığı burada da kendini göstermektedir. Yeni bir oyun sergilemek isteyen bunu izin alarak sergileyebilir. Coşku doruğa çıktığında yöreye ait türküler söylenip soba maşası çalınmasıyla kaşık oyunları oynanırdı. Oyunlar beğenilirse ödüllendirilir, beğenilmezse cezalandırılırdı.

O zamanki insanlarımız konuğun önemini bizden çok daha iyi biliyorlar. Bunun için mahalle odaları yapmışlar ve onların oturma, ısınma, yeme, yatma gereksinimlerini karşılamaya çaba göstermişler. Odalarda yakılan  odunları , kömür, tüp(eskiden gaz yağı),elektrik ödemesi giderleri ortaklaşa karşılanır. Odaya sürekli çıkanlarla odayla yakından ilgilenenlerin birer göz dolavı(dolap) bulunur. Dolavında çayı, kahvesi, şekeri, çerez türü çeşitli yiyecekleri hazır dururdu.

Sofra bezleri serildikten sonra tahtadan durağan ayaklı olarak yapılmış sıfra( yer sofrası) kurulurdu. Yemek, konuşma ve oyunlar yoluyla bu gelenek tüm kırgınlıkların ferfene odasında unutulmasına neden olduğundan birlik ve bütünlük, kardeşlik duyguları güçlenmektedir. Aynı duygular komşu köylerden gelenler aracılığıyla köyler arasında da yayılmaktadır. Elektrik ışığı olmadığından sokağa çıkınca ve eve gidip gelirken fenerle (bir çeşit gaz lambası) yapılırdı.

Ferfineceler odanın anahtarını odanın sahiplerinden istediklerinde hemen verilirken zaman geçtikçe anahtarlar verilmemeye veya vermemek için bin bir dereden su getirilmeye başlanmıştı. Belli ki odanın sakinleri gençleri kırmadan reddetmek istemekteydiler. Nedeni ise aslında çok açık. Ferfene yapacağız diye toplanılıp ferfenenin özüne uymayan davranışlara girişilmesi, odada içki içilmesi ve sonucunda yaşanan tatsızlıklar, kirletilen odanın ve odadaki kullanılan eşyaların temizliğinin yapılmadan bırakılıp gidilmesi oda sakinlerini rahatsız etmiştir. Odada namaz kılındığından dolayı gençlerin bu tür davranışlarından oldukça rahatsız olunmuştur. Böylelikle odaların ışıkları da erkenden söner olmuştur. Bunun yanında gençlerin büyük çoğunluğunun şehirlerde yaşıyor olması, odalar yerine kahvelerde oturmanın seçilmesi bu güzel geleneğinde azalıp geçmişteki değerler içinde yerini alması kaçınılmaz olmuştur. Ferfenenin önemi ve sıra dışılığı şu güzel atasözleriyle ne güzel pekiştirilmiştir: Yarım yumurta ile ferfene olmaz. Yarım ferfeneye girilmez.
ali gündoğan (aligundogan71@hotmail.com)


 

 

 

*****KAÇINILMAZ SON

 

Ölümün gerçekleşmesiyle birlikte cenaze  genellikle öldüğü yerden, rahat döşeği diye adlandırılan ve yere hazırlanan yatağa alınır. Çenesi ve ayakları (iki başparmağından) bağlanır. Cenaze bekletilirken üzerine şişmemesi için bir demir parçası konur.
.Eğer gece ölmüşse ve uzaktan gelecek bir yakını varsa
 kasabamızda  bulunan morg da


bekletilir. Bekletme süresi genellikle 14-15 saati (akşam ölmüşse ertesi gün öğleye kadar,sabah ölmüşse ikindiye kadardır) geçmez  Cenaze bekletilirken yalnız bırakılmaz.Ölüm haberi iletişim araçlarından yararlanarak camiden okunan sela vasıtasıyla çevreye duyurulur. Bundan sonraki süreçte cenazenin öbür dünyaya yolculuğunu kolaylaştıracağı düşünülen işlemlere girişilir.
Ölenin öte dünyaya gönderilişine ilişkin ilk hazırlıklar cenazenin belli kurallar dahilinde yıkanması ve kefenlenmesiyle başlar. Kadın cenazeyi kadınlar, erkek cenazeyi erkekler yıkar.Yıkayıcılar bu işin kurallarını bilen ve tecrübeli olan kişilerdir. Yıkama  evlerin içinde ya da bahçesinde teneşir tahtasının üzerinde yapılır ve yıkamanın yapıldığı yere fazla kişi alınmaz.
Yıkama işlemi bitince yakınları, cenazenin üzerine bir tas su dökerek helalleşirler..Kefen olarak kullanılan bezin rengi beyazdır.Kadın kefeni erkek kefenine göre daha fazla parçadan oluşur.Kefenlenen cenaze tabut ya da sal içine konarak cenaze namazının kılınacağı yere götürülür.Cenaze namazı  camide kılınır.

Cenaze namazının ardından tabut, gömüleceği mezara götürülür.Mezar, tabut getirilmeden önce hazırlanır.Genellikle kadın mezarı erkek mezarına göre daha derin kazılır. Cemaetten herkes 3 kürek toprak atmaya gayret eder  Gömülme işleminin tamamlanmasıyla birlikte din görevlisi  tarafından cenazeye öbür dünyada yardımcı olacağı inancıyla telkin verilir.

 


Mezarların baş ve ayakucunda ya da sadece başucunda mezartaşı bulunur.Mezarlar taş, beton ya da son zamanlarda mermerden yapılabilmektedir. .Mezartaşına süslemeler yapılır, ölen kişinin adı-soyadı,doğum-ölüm tarihi bazen de edebi niteliği olan sözler yazılır.
.Mezarın üzerine basılmaz ve hayvanların mezarlığa girmemesine dikkat edilir.
Cenazenin gömülmesinin ardından cenaze evindekileri teselli etmek amacıyla
 Mezarlığın çıkışına cenaze yakınları sıralanır…Cemaat onlara başsağlığı diler…Kimisi El hükmü lillah.kimi başınız sağolsun der.. 

 ya da eve gelmek suretiyle baş sağlığı dilenir.Baş sağlığı için cenaze evine gelip gitmeler bir süre devam eder.Bu arada cenaze çıkan evde yemek pişirilmez; yemekleri komşular getirir. Ölünün ardından         İlk perşembe günü mevtanın hayrına konu komşuya yemek verilir.Bu ilk yemek bazan perşembe harici bir gün de de olabilir.Ama genelde perşembe günü olur.Aynı yemek ölümünün kırkıncı günü ve ölüm yıldönümünde verilir.. 


Ölen kişinin öte dünyada rahat etmesini sağlamaya yönelik uygulamalardan bir diğeri de borçlarını gidermek amacıyla yapılan devir, ıskat, kefaret vb.dir.. Söz konusu uygulama farklı isimlerle ifade edilse de aynı işlevi yerine getirmektedir.Ölen kişinin eşyalarından (elbise, ayakkabı vb.) bazıları hatıra olsun diye evde saklanırken pek çoğu da fakir olanlara dağıtılır; alan olmazsa ve işe yaramayacak durumdaysa da yakılır. Cenaze olan yerde o gün düğün varsa davul-zurna çalınmaz.
 Mezar ziyaretleri daha çok bayramlar ve arife günlerinde yapılmaktadır

Hızlı değişimlerin ve teknolojik alanda önemli gelişmelerin yaşandığı dünyamızda şu da bir gerçektir ki; insanoğlu için ölüm kaçınılmaz bir sondur. İşte toplumu kuşatan söz konusu inançlar ve uygulamalar da kaçınılmaz olan bu sonun daha kabul edilebilir olmasını sağlamak şeklinde bir işlevi yerine getirmektedir.

 

DERLEYEN:ali gündoğan

 

********************************* 

 

 

Kasabamızda Düğün….
      
Öncelikle Kız isteme…..
      Delikanlıya istenecek kız belli olduğu zaman kız tarafına aracılar gönderilir.Aracılar bir kaç defa gidip gelir.Olur cevabı alınınca ailenin büyükleri dedeler ebeler anne baba bazan da yakın akrabadan birkaç kişi daha kız evine varılır.HOŞ BEŞ DEN SONRA AMAÇ BELLİDİR ZATEN..Allahın emri Peygamberimizin kavli ile kızınız ..yi. oğlumuz……ye istiyoruz..Takılar konuşulur.tarla bağışlanır Son zamanlarda kasabamızda borsa tavan yaptı.10-15 altınla başlıyor takılar..Kız tarafı gelenlere yemek ikram eder.Tatlı bir ortamda yemek yenir ve kız isteme faslı biter…
      Nişanlılık yada sözlülük hali…
      Bu sürede taraflar her ne kadar birbirini tanısa da yine tanımaya çalışır.Oğlan tarafı yakınlarıyla gelin görmeye giderler..Geline hediyeler getirirler.Yine kız tarafı gelenlere ikramda bulunurlar..Bu sırada gelin kızımız eksik olan çeyizini hazırlar..Oğlan tarafı ara sıra yine hediye götürür..Oğlan tarafının isteği ve kız tarafının kabülü ile uygun zaman da el öptürümü yapılır….Oğlan tarafı akrabaları eş dostlarıyla hazırlanır ve öğleden sonra davul zurna eşliğinde en önde oğlan tarafının delikanlıları olmak üzere yola çıkılır…..Gelinlik kızlarımız yada genç gelinlerimizin başında tepsiler vardır..Tepsilerde de gelin kızına hediyelik giyim eşyaları vardır….Bunların bir kısmı akrabalardan eş dosttan hediyedir..Kız evine varılır… Kız evi hazırlığını yapmıştır.Gelenler hazırlanan sofralara oturur ve ikram edilen yemekleri afiyetle yerler..Sonra da gelen hediyeler orta yerde bir yerde atılır….kaynanasından bir donluk, bir gömlek…görümcesinden gadife bir donluk….amcasının hanımından bir gömlek….. uzar gider ağzı laf yapan kadının sesi….
      Bu arada genç kızımız ve oğlanımız nikah hazırlığı yaparlar…Afyondan sağlık raporu vs…tamamlandıktan sonra ailenin büyükleri eşliğinde genelde geceleyin belediyemizde nikahlarını kıyarlar…
       Kız tarafından kızın annesi oğlan tarafından   da anne baba olmak üzere kız ve oğlan beraberliğinde esbab görmeye gidilir…Şuhut tan yada Afyondan bir yada bir kaç işyerinden gelinin ihtiyacı olan giysi,manifatura vb. ihtiyaçlar alınır…Kız tarafı nazlı bir aile ise yandı oğlan tarafı… Bu olmaz öteki… Acaba şu daha mı iyiydi…Kazağın biri iner biri çıkar rafa …
     ******Düğün
        Düğün için iki tarafında uygun olduğu zaman ayarlanır.Bu uygun zaman genelde harman sonu olur.Ya da bayramlara denk getirilir ki yabanda duranlar da  düğüne katılabilsinler .Düğünlerimiz genelde hafta sonlarına ayarlıdır.Nadiren de olsa perşembe günü yapılanları da vardır.Gelin kızın başına perşembe günü sabah oğlan tarafından bir kaç akraba ile kına yakılır.Kız tarafı aynı gün ikindi üzeri gelin kızı ve sağdıç başta olmak üzere yakın bir kaç akraba arkadaş eşliğinde akrabalarını yakınlarını kınaya düğüne davet ederler…
Cuma günü sağdıç evinde kına olur…Akşamı da kız tarafının akrabaları kınaya gidenleri evlerine davet ederler onlara ikramda bulunurlar…
Cumartesi oğlan evinde sabahleyin bir telaş vardır…Davul zurna eşliğinde delikanlının arkadaşları ve akrabaları ile mahalle aralarında kasabalıyı düğüne davet ederler..Bu davet bazan tüm kasaba halkı olabileceği gibi bazan da sadece yakın akrabalar arkadaş ve dostlar da olabilir…
Düğün sahibinin büyükleri de bu arada misafirlere ikram edilecek yemeğin malzemelerini hazırlamaktadırlar..
Cumartesi akşam oğlan tarafının evinde neşe vardır.Genelde evlerinin önünde masa ve sandalyeler dizilmiş kuru yemiş ve çay kola masada yerini almıştır.saz ekibi yerini almış oyun havaları çalınmaya başlanmıştır…Oğlan tarafının yakınları hem hayırlı olmasını diler hem de oğlan tarafının sevincini paylaşmaya gelirler…Davullar çalınır oyunlar oynanır…
Aynı akşam kız evinde tatlı bir hüzün vardır…Yine kınacı kızlar uygun bir yerde toplanmış onlar da kendilerince eğlenmektedirler…Yine kız tarafının yakınları kınacı kızları evlerine götürür onlara yemek ikram ederler….Gecenin ilerleyen saatlerine gelin kızımıza kına yakılır..Başına ellerine ve ayaklarına …Bu arada sesi güzel olan bir komşu kadını tef eşliğinde ilahiler söyler ANNESİNİN BİRTANESİNİ diye başlayan hüzünlü havalar çalar…
Aynı akşam tef dediğimiz adetimiz vardır.Kız tarafının yakınları genelde kasabanın çoğunluğu kız evine gelirler .Erkekler ve kadınlar ayrı odalarda toplanarak karınca kararınca kız tarafına hediye verirler.Burada ölçü sadece gönül almadır..Paranın hiç önemi yoktur sadece kız evinin gururlu hüznünü paylaşmaktır…
Bu arada oğlan tarafından kızlar ve kadınlar davul eşliğinde kız evine zinici olarak giderler.Burada oğlan tarafından gelenlerde kız evinin eğlencesine katılır..Onlarıda konu komşu yemeğe götürürler….

Kız tarafından kızın oğlan kardeşi yoksa yakınlarından bir kaç erkek oğlan tarafına toğum gavut a giderler.Oğlan evi gelenlere yemek çay kahve ikram ederler.Onlara hediye verirler.(gömlek vs.)Oğlan tarafı gelenlere biraz sıvı yağ(gündoğan marka)biraz da toz şeker vererek gönderirler…
Cumartesi gecesi oğlan evinde neşe kız evinde hüzün vardır…Oğlan evi gecenin ilerleyen saatlerine kadar eğlenirler….
Müklellef olan oğlan tarafı büyükleri bu arada misafirlere ikram edilecek eti doğramakla meşgul olurlar .Aşçı geceden eti pişirir sabaha hazır eder.
Pazar günü sabahleyin aşçı yemekleri hazırlamaya başlar .Saat 11 de yemekler hazır edilir…Düğün yemeklerimizde  çorba bamya etli pilav ve hoşaf vardır…Yemek yenirken sağdıç ve damat davul zurna eşliğinde kasabayı gezmeye çıkar.En önde damat ve sağdıç  serçe parmakları birbirine takarak yürürler.Onların arkasında damat ve sağdıçın annaları onların çeketleri ellerinde olmak üzere…Davulcuların hemen önünde de damadın arkadaşlarından birkaçı olmak üzere sağdıç evinden çıkarlar..meydandan fırın önünden ınga dambaşından derken kasabayı turlarlar…Davulcular mezarlıktan cami yanından geçerken çalgıyı keserler…
Yemekten sonra dua ile damadın elbiseleri giydirilir…Takılar takılır….Arabalara binilir doğru kız evine varılır…Kız evine yaklaşıldığında çalgı kesilir cemaat tekbir getirmeye başlar bu şekilde kız evine varılır.
İçeriye sağdıç babası ve damat babası girer sağdıç babası kız tarafına atbaşı diye talep edilen bir miktar parayı  verir gelin tekbirlerle ana evinden çıkartılır..Araba da gelinin bir tarafına kız evinden öbür tarafına da oğlan evinden bir bayan oturur..Arabalarla kasaba içinde gezdirilir…Kızın çeyizi de bir traktör ramoğuna yerleştirilir oda kasaba içinde gezdirilir…Gelin arabadan kaynana tarafından indirilir  tabi kız tarafından arabaya oturan yakınına hediye vererek…Gelin eve girer bir köşeye oturur ve kucağına küçük bir çocuk verilir adettendir…eve gelen komşular gelinin çeyizine bakarlar…Derken evli evine köylü köyüne zamanı gelmiştir…Akşamleyin kız tarafın birkaç kişi oğlan tarafına baklavacı olarak gelirler.Bir yada birkaç tepsi baklava getiren kız tarafına yemek ikram edilir. mahalle  imamıyla yatsı namazı kılınır ve eve gelinir ve imam nikahı kıyılır dualar edilir..Damadın sırtı yumruklanarak gerdeğe sokulur Ve iki kişilik bir ailenin temeli atılmış olunur…
 
******Gelin yanı
Pazartesi günü öğlen üzeri gelin yanı denilen adetimiz vardır…Mahalledeki yada kasabadaki eş dost oğlan evine gelir oyunlar oynanır gelin hanım oynayanlara yazma örter…bİR DÜĞÜN DE EKSİKLERİYLE BERABER SONA ERER.

Derleyen:ali gündoğan
  ************************************


***********KÖYREN ……………. 

            Köyümüzün en büyük ve en geniş harman yeri KÖYREN. En az otuz ailenin bir anda; arpa, buğday, mercimek ve nohut başaklarından tepeler oluşturdukları, sonra da onları geniş bir yere dağıtıp ata veya öküze dövenleri koşumlayıp günlerce süren emekle öldürdükleri yer.       Dahası öldürülen o başakların danesini samandan ayırmak için an be an rüzgar kollayıp haftalarca sonra ancak – şimdiki ölçekle söylemek gerekirse- bir römorkluk samanın hazırlanabildiği yer.    Öyle geniş bir alanı kaplar. Hatta bir kısmını tarla olarak da ekip biçiyorlar. Ama neden köyren denmiş biliyor musunuz? Bilmediğinizi ben de biliyorum ama bunun hikayesine giriş yapmak için bunları söylüyorum. Bakın neler olmuş da köyren denmiş:    Köy- viran; köy-ören; derken köyren. Yani; köyün harap edilmiş, viran olmuş yeri. Baykuşlar meskeni. Hatta  şimdi baykuşlar bile köy hesabına mesken tutmuyorlar. Kısacası bir zamanlar burası da köymüş. Sokaklarını cıvıl cıvıl çocuk seslerinin süslediği, evlerinden kaşık şakırtılarının sokağa taştığı, ninelerinin torunlarına masallar anlattığı ne tatlı rüyaların ve kim bilir ne de  güzelim hatıraların yaşandığı köymüş. Ama bugün orada o günden kalma bir tek hatıra bile  yok.Çok görmüşsünüzdür, sinek pislikleriyle lekelenmiş pencereleri yada aynaları. Nokta noktadır, ama kapatmıştır. Hani ondandır hiç bir şeyi küçüktür deyip geçmeyin. Atalarımız da ne güzel demişler, osmanlı elifbasının inceliğinin vukufiyetiyle ‘bir nokta gözü kör eder, bir harf nuru nar eder.’ ·         Akşam yemeklerinden sonra ocak başlarında, tezeklerin köz köz olup ısıttığı mekanlarda, misafirliklerde başlamış eğlence ve oyunlar. Masumluk postunu giymiş, vakit geçirmek içinmiş başta. Yoksa başka türlü vakit geçirmek kolay değilmiş. Sokağın köşesine yerleşmiş bir ‘köy odası’ bulursunuz hemen hemen her Anadolu köyünde. Misafirhanedir oralar. Köye gelen misafirleri ağırlar. Aynı zamanda köyün sakinlerinin biraraya gelip muhabbet kardıkları, önemli kararlar aldıkları, hatta mektep olarak dahi kullandıkları kültür ocakları gibidir. Bazen de..
·         .Haydin! Dediler, biraz gönül eğlendirelim.·         Çorapları çıkardılar.
·         Biri de parmağındaki yüzüğü ortaya attı.
·         Madem ki gönül eğlendiriyoruz, bir de ortaya bir şey koyalım, yenmenin yenilmenin adı olsun.
·         Hak veriyorum. Yenilenin hanımı kahve yapıp dağıtsın hepimize. Bunu teklif ediyorum.
·         Hepsi de evet dediler teklife. Sanki hiç birisi bu ağır neticeyi görmeyecekmiş gibi. Oysa mutlaka biri mağlup olacaktı oyunda.
·         Başladılar. Şapkalar yana çelindi, gömleklerin üst düğmeleri açıldı. Kuralar çekilip birinin gözü kapatıldı. Yüzük çoraplardan birinin içine konmuştu guya.
·         Gözü açıldı ebenin.
·         Ona baktı, buna baktı bulamadı. Yahu! Bu çoraplara konduysa mutlaka bunlardan birinde olmalı değil mi? Yok, yok, yok. Ter bağrında ışıl ışıl oldu. Bed beniz kalmadı gitti. Yüzüğü bulamayan oyunu kaybedecekti. Kaybedenin hanımı kahve yapıp getirecekti. Namus! Teklifi kolay olmuştu. Teklife evet demek de hiç ağır gelmemişti. Nasıl da düşünülmemişti…Bulamadım, deyip pes etti.
·         Çorapların birinden çıkarıp verdiler. Şaşkınlık.. şaşkınlık ama kendisi bulamadı ve onun bulamadığını, onun baktığı çoraplardan çıkarıp verdiler eline. Ne çare, evet dedi bir kerre. Bir tarafta ‘hanım’ namus, bir tarafta ‘evet’ dedi ‘erkek sözü’ namus. Yenilir yutulur, içinden çıkılır gibi değil.
Bir tek kelam etmeden fırladı yerinden. Evine vardı. Eşikten içeri girip bir sendeledi. Sonra sert tonda ‘kahve yapıp getir’ dedi namusum dediği hanımına. Doğru iç odaya koştu ardından. Eline tüfeğini de aldı çıktı sokağa soluk soluğa. Odanın giriş kapısından içeri daldı. Merdiveni tavana bağlayan direğin gölgesine dikti ve girdi kahkahalar arasında odaya.
Ne oldu ağam. Hani kahvelerimiz.
Şimdi gelir, dedi sustu yine. Kalp atışlarının ritmi düşmemişti normale.
Kapıyı taklattılar. Yenilginin bedelini omuzlanmış adam açtı kapıyı. Burnunu dahi göstermekten utanan, kocasının namusu kadındı. Elinde  köpürtülmüş kahvelerle gelmişti.
Gir, dağıt arkadaşlara!
Baktı, kocası kendinde değildi. Kendisi de kendinden gitti. Kahve fincanları düşüverdi elinden. Evine  döndü sonra kafası allak bullak.
Odadaki ahali de şaşkınlık yaşadı bir zaman. Ateş düştüğü yeri yakarmış. Sonra yine kahkahayı bastılar toptan.
Gel gel! Dediler. Kahveyi içmişiz gibi kabul ediyoruz.
Döndü. Yook! Dedi. Oyuna devam edeceğiz. Hem bu sefer yenilen odunluğa girecek burnunu sürte sürte domuz gibi böğürecek.
Hiç biri ayılmadı mı? Vehameti farketmedi mi? İçinde yol gösterecek bir büyük bulunmadı mı? Nedir.
Olur dediler, bu teklife de.
Kaderin tecellisine bakın ki, şimdi kurada ebe seçilen daha önce yüzüğü saklayan olmasın mı! Ne kuralları vardır, nasıl bir oyundur ki; o da yenilir.
Bütün gözler ona dikilir.
Odunluk tarif edilir. Kapı dışında, merdiven altındadır.
Nasıl olacak, ne yapacağım?
Odunluğa girip burnunu sürterek o en iğrenç mahluk gibi böğüreceksin.
Oyunun kuralı buydu. Deyip iterler odunluğa.
Herkesin kahkahaları arasında sürtünmeye başlar odunluğun duvarlarına, garip sesler çıkara çıkara. Yaklaştı öteki, direğin dibine. Eline tüfeği aldığı gibi çekti tetiği. Yığılıp kaldı zavallı.
Nasıl da gönül eğlendirmekse… bir namusu yıktı vicdanlardan, bir de aileyi dağıttı.
Mahkemeye verdi yakınları ölenin.
Hakimin huzuruna çıkınca; ‘Ben domuz sesi işittim. Temizlemek için tetiği çektim.’ Deyip savunur kendisini.
Ama kalmaz bu iş mahkemede. Kan  davası başlar. Biri birinden korkar, biri ötekinden. Dışarıya çıkamaz, evlerine gelip yatamaz olurlar her iki taraftan da.
Çocuklar, suçsuz günahsız çocuklar. Onlar da sokakta oynayamaz, muhabbetin tadını duyamazlar. Saklambaç oynayamaz, birlikte ders çalışamazlar. Gel bize gidelim, annem mısır patlatsın biz de ders çalışırız diyemezler.
Gönüller bunca kopuk olunca, gözler bunca yabancılaşınca, birliktelik huzurdan çok rahatsızlık verince, sımsıcak yuvalar buz gibi soğuyunca, koptular bir bir evlerden. Uzaklaştılar o diyardan. İz bırakmadan,  adres bildirmeden.
Viraneler kaldı geride. Köy viran oldu. Ören oldu. Şimdi onun adını bizim köylüler KÖYREN koydular. Belki gelecek nesil ders alır; fertleri, evleri, köyleri viran olmaktan korurlar diye.

DERLEYEN:Yaşar KARAYUNUSOĞLU-Türkmenistan 

**********************************

ASKER YOLU

 

*****Kasabamızda askerlik çağına gelen gençler günleri belli olduğunda bir ay önceden bir araya gelmeye başlarlar dokunulmazlıkları vardır…Kasaba içinde şarkı türkü söyleyerek gezerler  Bu zaman zarfında akraba, mahalle ayırt etmeksizin kasabalı asker kardeşlerimizi evlerine davet ederek onlara yemek ikram ederler…

*****Onlarla helalleşir, vedalaşırlar…Adet üzerine(!) küçükyayla da araba lastiği yakılır…Afyondaki kaplıcalara gidilir…Gençliğin kiri atılır…Yakın zamanda adet haline gelen eğlence gecesi düzenlenir…

*****Bu gecede askerlerin hazırlamış oldukları piyes,parodi,şarkı vb. sunumlar yapılır..Askerler aileleriyle oynayarak stres atarlar moralli bir şekilde askere gitmenin yolu hazırlanmış olur…

****Bir aylık zamanın nasıl geçtiği belli olmadan gitme günü gelip çatmıştır…Bir gün öncesi kasabalı asker evlerini tek tek ziyaret eder karınca kararınca askerlere maddi yardım yaparlar …

*****Burada yardımın önemi yoktur aslında …Önemli olan kasabalı arasındaki muhabbettir…Ziyarette akraba komşu ayırt edilmez…Mümkün oldukça bütün asker aileleri ziyaret edilir;onların heyecanı,sevinci,gururu paylaşılır…

İnanılır ki giden asker peygamber ocağına gidiyor…Ve gitme günü gelmiştir…Sabah asker aileleri akrabalarıyla evlerinden çıkar biraz neşe biraz da hüzünle Kuyluk meydanına toplanırlar…

****Bu arada davullar çalınır..Oyunlar oynanır…Bütün askerler ve aileleri geldikten sonra kasaba imamı duaya başlar ..Duadan sonra toplu halde helalleşilir..Hep beraber davul zurna eşliğinde Kösköplü (beş göz) ye kadar yürüyerek gidilir oradan otobüslerle asker yolculuğu birliğe doğru yol alır….

****70 li yıllarda asker adayları gittikleri birliklerinde  zorluk çekmesinler diye askerliğini çavuş olarak yapan büyüklerimiz tarafından  askeri eğitim verilirmiş.Yine o yıllarda çal dağının göründüğü son noktaya gelindiğinde  ”kal koca çal dağı kal artık” diye yaşlı gözlerle veda edilirmiş.

Biliyormusunuz  1940 lı yıllarda da bedelli askerlik varmış  270 lira’ya bedel tutulurmuş.

ASKER YOLU BEKLERİM VAY BENİM EMEKLERİM…..

 

Derleyen:Ali GÜNDOĞAN

 

************************************ 

 KAYBETTİKLERİMİZ 
****
Sevgili hemşerilerim kaybettiğimiz sadece b.k kesimi değil maalesef..Hatırlayın şöyle bir…Geçmişinizi düşünün çocukluğunuzu,çocuklarınızın çocukluğunu…Şüphesiz çok şeyin  değiştiğini göreceksiniz…

 *** Acaba bu gece kaçımız evimizde baca baca kaç baca diye sorup da kaç oğlun kaç kızın var cevabını alabildi.
****Elbette hiç birimiz.Ve yine kaç kişinin evinde biren biren oynandı…Çocuklarımızın yada gençlerimizin sokaklarda fırın gızdı oynadığını gören varmı ?

*****Ay gözüktü oynayan gençlerimize,yar yar oynayan kızlarımıza ne oldu…En son ne zaman duydun onu oraya, onu oraya bızık al diyen kız ya da oğlan çocuğunu…

*****G.t kazma oyununu oynayan kaldı mı acaba ? Acaba en son herfeneyi ne zaman ve nerede yaptık hatırlayan var mı?

Met oynayan o delikanlılarımız şimdi ne oynuyor bilen varmı ?Mahalle arasında oynanan çom oyununu bilen gençlerimiz var mı? Omanın ne anlama geldiğini kaçımız hatırlıyor acaba..?
 
*****Mübarek kandil günlerinde katmer yiyip ,amin amin diye bağıran çocukların sesine ne oldu acaba ?

*****Arefe günü akşamı evimizin kapısını kaç çocuk çaldı ve onlara ne kadar ne verdik hatırlayan varmı?

****Kurban bayramında kaç komşunun döverini kaldırdık yada kaç komşu döver kaldırmaya çağırdı acaba ?

***Camimizde şerbet içerek kandil gecesini ne zaman kutladık hatırlayan gencimiz var mı?

****En son perşembeliği ne zaman ve kime verdin hatırlıyor musun?
   
**** Hangimiz radyoda arkası yarını heyecanla dinledi ve ertesi günün gelmesini heyecanla ve sabırsızlıkla bekledi…Ocak başını en son dinleyen hemşerim kim acaba…En son Türküler ve oyun havalarını ne zaman dinledin..?
  
****  Yeni dünürlerin ev görme adeti ne zamandan beri yapılmadığını bilen var mı? *****Nişanlısına yavuklum diyen en son delikanlımız yada genç kızımız kim acaba?
   
****   Örnekleri çoğaltmak elbette mümkün değerli hemşerileri en önemlisi  bu akşam ailemizle yada evimize gelen misafirle sohbet ederken hangimiz TELEVİZYONU kapatmayı cesaret edebildi…

 

derleyen:ALİ GÜNDOĞAN

********************************************
 

YAŞAYAN KÜLTÜRÜMÜZ  ODALAR

”  

   *****Anadolu’da olduğu gibi köyümüzde de kapısı dışarıdan kilitlenmeyip,içeriden kilitlenebilen özellikte bir mekandır odalar… Köye gelen garip,yolcu,misafir,tacir, çoban, çerçi gibi insanlar hiç çekinmeden ilk buldukları köy odasına misafir olurlar.Allah rızası için parasız yiyip,içerler istirahat ederler.Hayvanı için de yem saman verilir.Oda sahibi için de bu çok büyük bir onurdur. Babadan oğula vasiyet edilir;”Odaya gelen misafire iyi bak.”diye…Anadolu köylerinde odalar sosyal dayanışmayı sağlar.Köy odaları sadaka-i cariye (Öldükten sonra sevap hanesine devamlı sevap yazılan) olup , köyde hali vakti yerinde olan kişiler tarafından yaptırılan İslami hayır kurumlarıdır. Oda sahibi odanın işletilmesine büyük bir itina gösterir.Odasını erkenden açar oturur. Temizliğini yapar,sobasını yakar.Daha sonra konu komşu da gelmeye başlar.Çaylar kahveler içilir.Odanın dolabında her an çay ve kahve takımı ve yatak-yorgan hazır bulunur.
         ******
Kurban ve Ramazan bayramlarında kandillerde de  odalar açık bulundurulur.Komşular odada topluca yemek yerler.Gençler köydeki bütün odaları gezerek odada bulunan büyüklerin ellerini öperler.
         ****
  Komşulardan bir cenaze olduğu zaman da oda açılır.Orada toplanılır.Taziyeler orada kabul edilir.Cenaze sahibinin üzüntüsünden yemek hazırlayamayacağı düşüncesiyle her evden sinilerle yemek getirilerek odada yenilir.Artık üç dört gün aynı şekilde odada kalınır.
       ****
   Oda sahibinin veya yakın komşunun düğünü olacağı zaman  da oda açılır, hazırlanır. Düğün bitinceye kadar oda düğün odası olur.Erkekler düğün odasında eğlenir,yemekler yenilir. Düğün bitince oda yine temizlenir,eski fonksiyonunu kazanır.
     ****

     Köy odalarında her zaman bir oturma adabı vardır. Odaya gelen kişi kapıdan girince “Selam’ün Aleyküm” diyerek,ayakkabılarını çıkarıp geçer oturur.Yaş olarak büyükse odanın yukarısına oturur,küçükse aşağıya oturur.Odada bulunanlar hepsi teker teker “Aleyküm-Selam”dan sonra“Merhaba” derler.Veya “Cümleten merhaba” denir.Gençler her zaman aşağıda kapıya yakın otururlar.Büyükler su filan isteyince hemen su ikram ederler,hizmet ederler.Gençler ise kendi yaş grupları ile başka bir köy odasında otururlar. Odada oturulurken edep hiçbir zaman tek edilmez   derli toplu oturulur,diz çökerek veya bağdaş kurulur Köy odaları köylüler için en önemli eğlence merkezidir.Uzun kış gecelerinde köy odalarında muhabbet bol olur.Fincan oynanır,yüzük saklanır.Oyunlar sergilenir.Zaman zaman yemesine içmesine bahisler tutulur.Yenilir içilir…Soğuk veya yağışlı havalarda oda cemaatı camiye gidemediği zaman,cemaatla namaz  kılınır,oda caminin yerini tutar.Ayrıca  dini bilgisi bulunan büyükler oda halkına bu odalarda vaaz  ü nasihat ederler. Bu mekanlar eskiden beri İslamiyet’in yayılmasına hizmet etmiştir.
********Köy odaları, büyük bir hızla işlevini yitirmeye başladı. Diğer toplumları da etkileyen sanayileşme, teknoloji gelişimi, insanların tüketim ihtiyaçlarının artması ve artık köylerdeki imkanların bu ihtiyaçlara karşılık yeterli gelmemesi gibi nedenlerle büyük bir şehirlileşme akımı gelişmeye başladı. Bu şehirlileşme akımı yüzyıllardır yerleşmiş olan toplum örf ve adetlerinde kaymalara sebep olmaya başladı. Sanayileşme ile meydana gelen topraktan kopma ve iletişim araçları ile ortaya çıkmaya başlayan batı toplumunun etkisi toplum yapımızı değiştirdi. Ve yavaş yavaş örf ve adetlere karşı yukarıda saydığımız sebeplerle  meydana gelen duyarsızlaşmadan köy odaları da nasibini almaya başladı.
*****Fakat kasabamız  istisna;Eskisi kadar olmasa da odalarımızın bir çoğu faal durumdadır.Bunlardan Dorukların oda,Uscugilin oda,taburların oda,çonta odası,kaynakların oda,emireğinin oda,hatıp odasın da da eskiden olduğu gibi gelenekler sürdürülmektedir.

Derleyen :Vehbi KAYNAR-İZMİR
*********************************        

KAYBOLAN GELENEK B.K KESİMİ

*****Tezek…..Bu kelimenin anlamını şehirde büyüyen yeni nesil pek bilmiyor ya da büyüklerinden dinlediği kadarı ile tarif ediyor.

****Kış boyunca biriktirilen hayvan gübreleri  komşu eş dost ve akrabaların imecesi ile Tezek   yapımı şenlik havası içinde geçerdi.Haziran ayının ilk günlerin de güllerin açtığı mevsimde Gübre yığınları su ve saman ile karıştırılır ayaklarla iyice çiğnenip özeştikten sonra iki kişi tarafından taşınan sal benzeri tezgeneler ile  taşınır  boş arazilerde kasnak içine doldurularak kalıp halin de çıkartılır ve kurumaya bırakılırdı.

 ****Hayvan gübresi olanlar olmayanlara tezek yapması için verirdi.Kendisine yardım maksatlı hayvan gübresi verilen kadıncağız minnet duygusunu belirtmek için veren komşusuna “inşallah erennette önüne gelsin” diye dua edip komşusunun da  kadın Allah aşkına ahirette önüme gelecek şey mi diye  söylendiği kasabamızda yıllardır anlatılır durur.  

 ****Isınmada tezek’in yerini odun ve kömürün almasıyla birlikte b.k kesimi diye tabir edilen tezek yapımı da  yok olan geleneklerimiz arasında yerini aldı.

 

*****Ama kent hayatının dışladığı tezek kültürü son zamanlarda kenar mahalle hayatının bir parçası haline gelmeye başladı. Aslında çok uzak değildi bize ama zamanla unutulmuştu işte. Kurutulmuş hayvan gübresi olan tezek eskiden beri kullanılan bir yakacak. Odun-kömür derken doğalgazın hayatımıza girmesiyle tabir yerindeyse onun pabucu dama atıldı. Sadece köylerde tandır ve sobalarda kullanılır oldu. Ekonomik kriz, odun-kömür fiyatlarının artması, doğalgaza gelen  zam ile efsane yakacak tezek köyden kente kadar ulaştı. Soğuk havalarda diğer yakacaklar kadar önemli hale geldi. Çok uzağa da gitmeye gerek yok, Türkiye’nin en büyük şehirlerinde bile insanlar artık tezek yakıyor. Şehrin varoşlarında yaşayan dar gelirli insanlar soğuk kış günlerinde tezekle yuvalarını ısıtıyor, çorbalarını tezek ateşinin üzerinde pişiriyor.
 ******Büyükşehirlerin kenar semtlerinde yaşayan insanlar sadece ısınma amaçlı tezek yakmıyor. Kurmuş oldukları tandırlarda ekmek pişirmek için başvurdukları ilk yakacak

 tezek oluyor. Çünkü hem tezek ateşinde ekmek daha iyi pişiyor, hem de şehirde para verip odun almak dar gelirli insanlar için pek mümkün olmuyor.
*****Türkiye’de yaşayan, özellikle büyük şehirde  oturanlar son aylarda aşırı derecede yüksek gelen doğalgaz faturalarından yakınıyor. Odun-kömür fiyatları ise havaların soğumasıyla birlikte cep yakıyor. Böyle bir ortamda, bir zamanların vazgeçilmez yakacağı olan tezek yükselen değer oluyor. Hayvan dışkısı diye alaya alınan tezeğin şimdilerin gözde yakacağı olmasının en önemli sebebi henüz keşfedilmemiş fiyatı. 5O liraya bir kış boyunca yetecek tezeği alabilirsiniz. Ama bir kömürün tonuna 300-400 milyon lira arasında bir ücret vermeniz gerekiyor. Bir ton odun için ise en az 100  lirayı gözden çıkarmanız şart. Tabii aldığınız odun veya kömür ne kadar dayanır onu da siz hesaplayın. Doğalgaz faturalarını ise tartışmaya gerek yok. Doğalgaz yakan bir daireye ayda ortalama 200  lira tutarında fatura geliyor. Ekonomik kriz, işsizlik, dondurucu kış, doğalgaz, odun, kömür, tezek… Yarın siz hesabınızı yapın.

*****

Sizce de efsane gerçekten geri dönmekte haklı mı?
Derleyen:Ali BOZDAĞ
**********************************

TARİHDE ve KASABAMIZDA BERBERLİK ZENAATI

******Tarih de berberlik

Dünya var olduktan beri insanların temel ihtiyaçları hiç değişmemiştir. Bunların arasında saçı sakalı uzayan her insan bunları kesme yada kısaltma ihtiyacı duymuştur.

 Kanuni Sultan Süleyman Döneminden önce berberliğin nerden yada nasıl geldiği hakkında yazılı veya görsel bir kaynak bulunmamaktadır fakat bunun için birçok rivayetler bulunmaktadır bunlardan birisi Evliya Çelebinin Seyahatnamesinde şöyle bilgi verir

“Adem’den Hazreti İbrahime gelinceye kadar insanlar saç salıverip, berber bilmezlerdi. Cenab-ı Hak Hazreti İbrahim’e Kabe’yi yapması için ferman edince Haccı ifa ettikten sonra Mina pazarında saçlarını kesmesini emretti. Hz.İbrahim oğulları İsmail ve İshak’ı traş etti. Bu suretle Tıraş Hz.İbrahim sünneti oldu. Berberlerin piri olarak bilinen birisi de Selman-ı Farisi’dir. Peygamberimizi tıraş ettiği için kendisine Selman-ı Pak denilmiştir. Eski berber dükkanlarında pirin adının geçtiği levhalar bulunurdu Her seher Besmele ile açılır dükkanımız Selman-ı Farisi’dir pirimiz üstadımız”

Osmanlı’da berberlik kahvehanelerin bir köşesinde kendilerine ayrılan yerlerde yapılıyordu. O dönemde berberlik seyyar bir meslek olduğu için tıraş berberin dizinde yapılırdı. Berber dizine peştemalı koyar müşteriyi dizinin üstüne yatırarak önce sağ sonrada sol tarafını tıraş ederdi. Berberlerin kendine özel bir kıyafeti bulunmamaktaydı fakat temiz görünmek için çorap giymeden takunya ile hazır bulunurlardı. Eski berberler günümüzdeki sağlık ocakları gibi çalışır, berberlik kadar sünnetçilik, dişçilik, hacamatçılık, sülük çekme ve ufak tefek yaraları tedavi etme gibi işler yaparlardı. Ayrıca Berberlere özel merhemleri imal edip satma yetkisi de verilmişti.

      Eski dönemlerde saç traşının çeşitli isimleri bulunurmuş; Amerikan traş, Avrupa traş, Güvercin Göğüs, Alaburus traş, top ense, acem traşı gibi şekillerine göre isim almış modeller.

eski ustalar çabuk bir el maharetiyle usturayı tesbih çeker gibi kullanırlar. Günümüzde usturalar plastikten, ucuna jilet takılarak kullanılıyor ve körelince jilet çıkarılıp atılıyor. Bundan 20 yıl öncesine kadar usturayı keskinleştirmek için tahta ve gönden yapılmış ustura masat’ı kullanılıyordu tıraşlarda. Usturanın ağzı göne sürtülünce keskinleşiyor ve uzun süre kullanım sağlıyordu.

 Alafranga berberler kendilerini diğerlerinden ayırmak için Perukar adını aldılar. Peştemal yerine beyaz önlük, takunya yerine kundura giymeye, ustura, fırça, tıraş makinesi gibi daha sıhhi aletler kullanmaya başladılar.

     Seyyar berberler sokakta bir tabureye oturur, müşterisi de yere oturup başını berberin dizine dayarmış. Berber de adamın traşını yaparmış. Tabi berber çalışırken, tasını, bıçağını, tarağını, çantasını yanına dizermiş. Uzaktan  zabıtaları gözükünce  tasını, tarağını toplayıp kaçarmış. “Tası, tarağı toplayıp kaçmak” deyimi buradan geliyor…

 

****KASABAMIZDA BERBERLİK

 

Berberlik zenaatı kasabamızda bilinenden buyana hep icra edilmiştir.Öyleki bu lakaplara bile yansımıştır.Berber Şükrü’sü berber Emingil lakaplarını zenaatlarından almışlardır.

1930-1940 lı yıllarda sitemizin kasabamızdan resimler sayfasındaki atalarımızın fotoğraflarında da  görüldüğü gibi Avrupa saç kesim modelinin moda olduğunu görüyoruz.

Ailenin bütün fertleri aynı berbere traş olurü cret olarak yıl boyunca yapılan traş karşılığı kişi başı bir kile buğday harman kaldırıldıktan sonra berberler tarafından toplanırdı.

Kasabamızın ilk berberleri Berber Şükrü

                              Berber Emin

                              Tıngır Bayram

                               Dertli öküz

                               Kazıkoğlu

                              
Günümüz berberleri………………Maruşlunun ibrem

                              Hacıömer

                          Delibekirğolu Mehmet  

 Derleyen:Ali BOZDAĞ

 

Yapılan Aramalar:

  • gelenek ve görenekler nesilden nesile nasıl aktarılır (347)
  • gelenek ve göreneklerimiz nesilden nesile nasıl aktarılır (148)
  • gelenek ve görenekler nesilden nesile nasıl aktarılıyor (31)
  • gelenek ve göreneklerimiz nesilden nesile nasıl aktarılmıştır (28)
  • gelenek ve görenek nesilden nesile nasıl aktarılır (27)
  • gelenek ve görenekler nesilden nesile büyüklerden çocuklara torunlara nasıl aktarılıyor (27)
  • kaybolan gelenekler (26)
  • gelenek ve görenekler nesilden nesile nasıl aktarılır kısa (22)
  • kaybolan geleneklerimiz (17)
  • gelenek ve görenek nesilden nesile nasıl aktarılıyor (12)

kaligrafi

Firma rehberi

kurşun kalem mücahit

web tasarım, grafik tasarım

beylikdüzü mobilya dekorasyon