Soykırım Meselesi & Keşkeğimiz elden gidiyor mu?

Soykırım Meselesi
Fransa, “soykırım olmamıştır” diyene para ve hapis cezasını içeren tasarıyı yasa haline getirmeye çalışıyor. Meclis’te kabul edilen yasa tasarısı Senato’da onaylanırsa; Fransa hudutlarında “Ermeni soykırımı olmamıştır” diyenlere hapis yolu gözükecek. Gözünü sevdiğimin batı medeniyetini görüyorsunuz değil mi? Düşünce özgürlüğü nerede? Doğrusu bu kadar ileri gideceklerini tahmin etmiyordum. Fransa bu yasayı onaylarsa Ortaçağ’a geri dönecek ve o karanlık asırların kirli dehlizlerinde yaşamaya başlayacaktı. Milli tarihimize atılmaya çalışılan bu iftiranın kendine yasal bir sığınak bulması neticesinde aksini iddia edenlerin hapis ve para cezası alacak olması bana Ortaçağ Avrupası’nda kilisenin baskıcı düşünce sistemine karşı duranların hazin sonunu anımsattı. Kiliseden farklı düşünenler Engizisyon Mahkemeleri’nde yargılanmış ve feci işkencelerle öldürülmüşlerdi. O dönemdeki gibi ucunda ölüm olmasa dahi bu yasa ve yasak; engizisyon zihniyetinin hortlaması anlamını taşır. Tasarı yasalaşırsa Fransa’da fikir özgürlüğü giyotine gönderilmiş olur.

Tarih bize gösteriyor ki; Türk Milleti haklı olduğu davalarda bile kendini savunamayan bir millettir. Bu tezi destekleyen o kadar çok olay var ki! Osmanlı’nın doğu Avrupa’dan çekilmesiyle orada kalan soydaşlarımız soykırımı iliklerine kadar yaşamış ve göçe zorlanmışlardır. Aktörleri farklı olsa da mağdurları aynı olan bir başka soykırım bölgesi de Kafkaslar’dır. Aynı millet Kafkaslarda da kıyıma uğratılmıştır. Yakın tarihe gelelim. İşte Kıbrıs, işte Hocalı, işte pkk terörü… Kıbrıs’ta katledilen soydaşlarımızı kurtarmak için yaptığımız Barış Harekâtı yüzünden başımıza neler geldi? Ambargo yedik, işgalci ilan edildik, soydaşlarımızın kurduğu KKTC bugün halen bir elin parmaklarının sayısı kadar ülke tarafından tanınmıştır. Yani yok sayılmaktadır. Şimdilerde Rumlara bol bol tazminat ödüyoruz. (Aklıma geldi; KKTC’yi neden Türki Cumhuriyetler tanımaz? Ya uğruna nice sıkıntılara girdiğimiz İslam ülkeleri?) (KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı ve Mücahit Rauf Raif Denktaş’ı rahmetle anıyorum)

Osmanlı dönemine ait Afyonkarahisar Salnameleri’ni (Devlet Yıllığı) incelerken Şuhut’ta sayıları az da olsa Ermeniler’in bulunduğunu, bunların memurluk, sanatkârlık, zanaatkârlık yaparak geçindiklerini okumuştum. Özellikle inşaat ustalığı Ermeniler’in elindeymiş. Hala ayakta olan Taş ve Kanaat Mağazaları (İplik Camii’nin yanında) Ermeni ustalar tarafından yapılmış nadide eserlerdir. Kendisinden çok şey öğrendiğim merhum Abdullah Sarıtepe (Topal Musaoğlu), çocukluk yıllarında Şuhut’ta Ermeniler’in yaşadığını ve GARNİK isminde bir arkadaşının olduğunu anlatmıştı. Arkadaşının daha sonra ailesi ile birlikte İstanbul’a göç ettiğini söyleyen rahmetli Abdullah Sarıtepe, ilerleyen yıllarda arkadaşı Garnik’in izini bulduğunu ve kendisini fırsat buldukça ziyaret ettiğini söylemişti. “Garnik İstanbul Karaköy’de ticaretle uğraşıyordu. Çok zengin olmuştu. Büyükçe bir hanları vardı. Ben İstanbul’a mal almaya gittiğimde kendisine uğrar, Şuhut’tan ve çocukluk yıllarından bahseder ağlaşırdık” diyen merhum Sarıtepe, sonraları arkadaşıyla birbirilerini kaybettiklerini hüzünle anlatmıştı.

Asırlarca birlikte huzur içinde yaşadığımız azınlıklar İmparatorluğun çöküş döneminde birer birer isyan edip bağımsızlıklarını ilan ettiler. Arnavutlar, Bulgarlar, Yunanlılar bizden koptular. “Sadık teb’a” diye nitelenen Ermeniler ise; 1. Dünya Savaşı’nı fırsat bilip dış güçlerin kışkırtmasıyla isyan bayrağını açtı. Özellikle Doğu Anadolu’da çok büyük zulümler yaparak Osmanlı Devleti’ni arkadan vurdular. Değişik cephelerde düşmanla savaşan Osmanlı, içerden gelen bu darbe ile daha fazla sabredemedi ve 1915’te “tehcir” kararı aldı. Bu kararı alırken devletin Ermeni vatandaşların can güvenliğini ön planda tuttuğu bir gerçektir. Çünkü doğuda isyan eden Ermeni çetelerin, ülkenin diğer bölgelerinde yaşayan kardeşlerinin hayatını tehlikeye attıklarının farkında değillerdi. Halk bunlara misillemede bulunup suçsuz ve masum Ermenileri hedef haline getirebilirdi. Eğer bu zorunlu göç olmasaydı asıl soykırım o zaman yaşanabilirdi. Bütün iyi niyetimize rağmen aradan yüz yıla yakın süre geçti ama olayın faturası ne yazık ki bize kesildi. Nedense haklılığımızı savunamıyoruz. Ermeniler “hem suçlu hem güçlü” olarak bu acı olayı her zaman dünya gündeminde tutmayı başardılar…

Ben her zaman şunu merak etmişimdir; Iğdır, Kars, Erzurum, Van, Bitlis, Ağrı gibi yörelerde Ermeni çetelerinin katlettiği on binlerce Türk’ün toplu mezarları bulunurken (Halen yeni yeni mezarlar bulunuyor) öldürüldükleri iddia edilen 1,5 milyon Ermeni’ye ait ne Türkiye’de nede Suriye’de bir mezarlık yoktur? Yoksa bu cenazeleri yanlarında mı götürürler?

Afyonkarahisar, Kurtuluş Savaşı’nda işgal acıları yaşamış bir bölgedir. Afyon; 1921 yılının 27 Mart günü Yunanlılarca işgal edilse de bu süreç kısa sürmüş 7 Nisan 1921’de şehir kurtulmuştur. Ardından 13 Temmuz 1921’deki ikinci işgal 27 Ağustos 1922’de Türk ordusunun Afyon’a girişi ile son bulmuştur. Şuhut işgale uğramamış ve Türk ordusunun lojistik merkezi olmuştur. Cephede yaralanan gaziler Şuhut’ta kurulan hastanelerde tedavi edilmiştir. (Hastane’de Şehit olanlar bugün Şuhut Şehitliği olarak bilinen yere defnedilmişlerdir) Aynı dönemde Şuhut’taki Kuvayı Milliyeciler işgal altındaki Afyon’da çok önemli istihbarat çalışmaları yapmışlardır.

Ve Şuhut halkı işgalden kaçan Afyonlu kardeşlerine tıpkı Mekkeli muhacirlere kucak açan Medineli ensarlar gibi kucak açarak bir yıldan fazla misafir etmiştir. Ülkemizde Ermeniler’in yaptığı katliamlar hakkında yazılmış kitapların başında Sayın Bakanımız Prof. Dr. Veysel Eroğlu’nun yazdığı –Ermeni Mezalimi- adlı eser gelmektedir. Hocamız Teknik Üniversite’de asistanlık yaparken tekrar sınava girmiş ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü kazanarak 2. üniversiteyi okumuş ve aldığı tarih eğitiminin meyvesi olarak -Ermeni Mezalimi- adlı değerli kitabını yayınlamıştır. (Sebil Yayınları 1973) Kitap Ermeniler’in özellikle Doğu Anadolu’da yaptıkları vahşeti detaylı bir şekilde anlatır. Sanıyorum bu kitabın en son 4. baskısı yapıldı. Türkler tarih boyunca fethettiği her ülkeye adalet, huzur götürmüş ve insanca muamele etmiştir. Ne acıdır ki; çeşitli ihmal ve ihanetler yüzünden zayıf düştüğünde koruyup kolladığı bu azınlık–kavimlerden büyük kötülük görmüştür. Kitap bunu anlatır.

Yazımızı pek bilinmeyen bir gerçeği yazarak bitirelim. Veysel Eroğlu hocamızın Mehmet adındaki dedesi. Aydın, Yunanlılarca işgal edilince yerinde duramaz. “Aydın düşman işgaline uğramıştır. Ben bir Türk ve Müslüman olarak nasıl burada rahatça oturabilirim? Orada kardeşlerim zulüm altında inim inim inlerken bizim seyirci kalmamız yakışır mı? Ben Aydın’a gidip düşmanla savaşacağım” der ve Şuhut’tan Aydın’a gider. Yunanlılarla kahramanca mücadele eden bu asil ruhlu hemşerimiz bir çarpışmada şehit düşer ve Aydın’da toprağa verilir. Mezarının nerede olduğu bilinmemektedir. Acaba Prof. Dr. Veysel Eroğlu’nu sözünü ettiğimiz kitabı yazmaya iten sebep Mehmet ismindeki Şehit dedesi olabilir mi?

Keşkeğimiz elden gidiyor mu?
Günümüzde “Şuhut” denince akla patates ve sucuk geliyor. Oysa eskiden keşkek bizim alamet-i farikamızdı. Belediyemizin ambleminde bile keşkeğin pişirildiği çömlek resmi bulunur. Nuri Oynağanlı döneminde adına festival-şenlik bile düzenlenmeye başlamıştı. Ama uzun ömürlü olmadı. Dışarıda bizler –Şuhutlu- değil –Keşkekçi- olarak çağrılırız. Yani Şuhut ve keşkek birbiriyle kaynaşmış 2 isim haline gelmiştir. Keşkek Şuhut’un simgesidir.

Keşkek yemeği sadece Şuhut’ta değil, Türkiye’nin pek çok yerinde yapılan ve sevilen bir yemektir. Dahası Türk Dünyası’nda da keşkek yemeği ünlüdür. Bir arkadaşım Ermenistan’da bile keşkek yemeği yapıldığını söylemişti. Aynı şekilde İran’da Azeri Türkleri arasında kutsal bir yemek olarak bilindiğini anlatmıştı. İran’da Hac’dan dönenlere, sünnet düğünlerinde, 12 İmam’a ithafen keşkek pişirildiğini de sözlerine eklemişti. Farklı coğrafyalarda yapılan ve sevilen ortak yemek KEŞKEK… Size bir son dakika gelişmesi vereyim. UNESCO (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization/Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) Kültür Mirası Listesi’ne Keşkek yemeğini koymuştur. Elbette bir Türk yemeği olarak. İşte bu yüzden Şuhut olarak keşkeğimize sahip çıkalım. Bilmiyorum yetkililerimiz bu yemeği -Şuhut Keşkeği- olarak tescil ettirdiler mi?

Kaymakamımız Eyüp Çalışır ve Belediye Başkanımız Recep Bozkurt, ortak bir çalışma yaparak “Keşkek Festivali” adı altında ayağı yere basan bir etkinlik başlatırlar diye düşünüyorum. Yunanlılar gözümüzün içine baka baka yoğurt, baklava ve dönerimize nasıl sahip çıktılar? İşte bundan dolayı Şuhut, keşkek yemeğine sahip çıkmalı, tescil ettirmeli, bir marka olarak Türkiye’ye tanıtmaya başlamalıdır. 2012 yılında yani Şuhut Belediyesi’nin kuruluşunun 100. yılında kapsamlı bir şekilde keşkek festivali düzenlenmelidir. Bu etkinliğin kültür ayağı ihmal edilmemeli –şarkı –türkü –konser saçmalığına pirim vermeden dolu dolu bir festivalin temelleri atılmalıdır. Basın olarak bu hadisenin hem destekçisi hem de takipçisi olacağız.

Yapılan Aramalar:

  • istanbulda keşkek nerede yenir (22)
Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Yasal Uyarı: www.suhutanayurt.com adresinde yayınlanan makale,haber,resim ve vidyolar tamamen özgün içeriktir bu içeriklerin Şuhut Anayurt Gazetesi Yazı İşleri Biriminden izinsiz olarak kopyalanması ve yayınlanması halinde yasal işlem başlatılacaktır.

Bu Sosyal Ağlarda Haberi Paylaşabilirsiniz.

Bu Habere Facebook Üzerinden Yorum Yapabilirsiniz