Kara Kış Nostaljisi (Ustahasanoğlu Yazdı)

KARA KIŞ NOSTALJİSİ

 

Geceleri, uzun kış geceleri,

Gürültüsüzce ve kendiliğinden

Bir ay, bir ay doğardı avlumuza

Acayip ürpertiler duyardım ben

Geceleri, uzun kış geceleri,

 

Dağlar buz kesilir, damlar üşürdü,

Sular pırıl pırıl, hava beyazdı.

Ortalık, ortalık müthiş ayazdı

Yol çatma çatma, ev omuz omuza

Dağlar buz kesilir, damlar üşürdü

 

Bu Satırlar hemşehrimiz Osman ATTİLA’ya ait. Kış soğuk demektir, kar demektir. Ve hüzün-yalnızlık demektir. Tabiatın ölümüdür kış. İnsanlar evlerine çekilir. Kış mevsiminin kazasız-belasız, hastalanmadan atlatmanın yolu aranır.

Günlük hayat durgun ve monotondur. Herhangi bir iş yapılacaksa “hele bir kış çıksın” diye… Sürekli ertelenir, düğün, nişan, inşaat, gezi, vb… ne vakit bahar gelir her şey canlanır. Bizim yöremizde kış öylesine soğuk ve sert geçer ki tarifi mümkün değildir. Mübarek Sibirya’yı aratmaz.  Memleketimizin “Afyon” olduğunu öğrenenler önce “kaymak, sucuk” falan deseler de sonra “Ağustos’ta sizin oradan geçerken donduk” diyerek asıl şöhretli olduğumuz yönümüzden bahsederler. Bazıları soğuğun “Afyon’da” doğduğunu “Erzurum’da” yaşadığını söyleyerek latife eder. Gerçekten yöremizin kış şartları Doğu Anadolu’yu aratmaz. Haritalarda Ege bölgesinde yer alan ama realitede Doğu’yu sollayan bir ilde yaşıyoruz. Ama ne diyelim Allah’ın takdirinden sual olunmaz…

Bilim adamlarının “Küresel Isınma” adını verdiği hadiseye gönülden inanmış bir insan olarak. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını sanıyor ve iddia ediyorum.

 

Yenidünyada dört mevsimden sadece “Sonbahar ve Yaz” mevsimleri yaşanacak, eski soğuklar ve kar yağışları, tarihe karışacaktı. Son 10 yıllık periyot bu görüşü doğruluyordu. 30–35 yıl öncesinin kara kışları artık. Yaşanmaz olmuştu. Kar suları ile beslenen Kali çayımız sonbaharı değil mayıs ayının sonunu bile göremeden kuruyup gidiyordu. Dağlarda ot, yeşillik yaban hayatı kalmamıştı. Çünkü kar yağmıyordu. Derken 2012 yılı geldi çattı ve kara kış yüzünü öyle bir gösterdi ki aradan geçen o kurak. ılık yılların acısını bir anda çıkarmış oldu. Alanya’da yaşadığını (!) zanneden hemşerilerimize “hayır beyler burası 1151 rakımlı, karasal iklimin hüküm sürdüğü, zemherinin vatanı Şuhut’tur” diyerek gerçeği gösterdi. İstanbul-Şuhut telefon görüşmelerimin ana konusu “kar ve soğuk” olmuştu. Bir yandan anam, bir yandan ablam ve ağabeylerim hep aynı şeyi konuşuyorlar “sabah-akşam kar yağıyor ve donuyoruz” hatta ‘Alamancı Dayım’ bile “yeğen 1954’ten beri böyle bir kış görmedim” diye bu seneki kışın rekorları egale ettiğini anlatıyordu telefonda. Allah fakir fukarayı,  yakacağı, yiyeceği ve kimsesi olmayanı korusun. Bu kışa ne odun ne kömür dayanır? Fırsatçılar boş durmuyor, oduna-kömüre hemen zam yapmışlar iki-üç ton kömürle kışı çıkaran bir akrabam “şu ana kadar 6 tonu bitirdik, böyle giderse kapıyı-çerçeveyi de yakarız” diyordu.

 

Çocukluk yıllarımda yani 1970’lerde Şuhut’a çok kar yağardı. İlkokula Zaferyolu’nda başlamıştım ve okul evimize hayli uzaktı. Kar yağdığında o yol bitmek bilmezdi. Okul dönüşü evdeki kuzinenin etrafıma dizilir, derslerimi orada yapar, yemeği oracıkta yerdim. Odamızda soğuk yorganın altına titreyerek girerdik. Ama onunda çaresini bulmuştuk. Anam kuzinenin fırın kısmında kerpiç ve kum ısıtır, biz yatarken yanımıza bunları yerleştirirdi. Hele kerpiç o an bizim kaloriferimiz olur, yorganın içini ısıtırdı.  Kuzine deyip geçmeyin. Tüp gazın kuyruklarla temin edilebildiği o günlerde kuzine bizim her şeyimizdi. Yemekler onda pişer, çayımız onda demlenir, suyumuz onda ısınırdı. Çamaşırları kuzinenin sağına soluna asardık. Patates, kestane, kabak, haşhaş, pancar kuzinede pişirilir veya kavrulurdu. Su yemiş ayakkabılar kuzinenin altında kurutulmaya çalışılırdı. Yine bir tepsinin içinde kum ısıtılır ve üşüyen ayaklarımıza, sırtımıza, karnımıza, belimize tatbik edilirdi. Kerpiç ve kum tıpkı sağlık dolabı gibi kuzinede hazır ve nazırdı. Bu günlerde görüştüğümüz arkadaşlardan duyuyoruz. Kaloriferli evlerde oturan hemşerilerimiz bu yılın kışında ısınma sorunu yaşamışlar.

 

Kar yağışı olduğu vakit hava biraz yumuşardı. Lakin yağış durduktan sonra o ürkütücü soğuk ve ayaz çökerdi. Camlar öyle donardı ki dışarısını görmek mümkün olmazdı. Tıpkı –buzlu cam- gibi üzerinde ‘sanatsal desenler’ peydah olurdu(!). Çatıdan sarkan buzlar yer yer 1 metreyi bulurdu. Sular donar, su saatleri patlardı. Elektrik sık sık kesilirdi. Bazen gelmesi günler sürerdi. O vakit imdadımıza gaz lambası yetişirdi. –Lüx- diye tabir edilen tüp gazla çalışan ve hayli tehlikeli olan cihazın hayatımıza karışması hayli zaman sonradır. Sokaklar soğuktan dolayı cam gibi olurdu ve bu durum biz çocuklar için büyük bir eğlence kaynağıydı. Artık buz pisti haline gelmiş sokaklarda bazen leğenle, bazen de tahtadan yapılmış ilkel kızaklarla kayardık.

 

Yağmur birikintileri o soğuklarda müthiş donardı ve bizler bu durumdan da yararlanır. Buz üzerinde kösele ayakkabılarla kaymaya çalışırdık. İncelen buzlar kırıldığında sulara gömülürdük. Komşularımız sobadan çıkan külleri bizim pistimizin üzerine döker ve gelip geçenlerin ayaklarının kaymasını önlemeye çalışırlardı. Çocuk aklımızla bu duruma kızar ve üzülürdük. Oysa resmen buz pistine dönen yollarda birçok insanın düşerek elini, kolunu kırdığını hatırlıyorum. Özellikle yaşlılar kaymamak için çok dikkatli yürürlerdi. Yolların düzelmesi için Belediye’den yardım istenmez, havaların düzelmesi beklenirdi(!)

 

Peki kış mevsiminin hiç mi iyi yanı yok? Olmaz olur mu? İnsanlar yazın çalıştıklarından misafirliğe ve sohbete zaman bulamazlar. Bu yüzden kış aylarının misafirlikleri çok güzeldi. Ertesi gün yapılacak iş olmadığından sohbetler gece yarılarına kadar sürerdi. Akraba-komşu ziyaretleri bir yana; gençlerin bir araya gelip oyunlar oynaması, çalıp söylemeleri bu mevsimin özelliklerinden ve güzelliklerindendir. Uzun kış geceleri deyince hemen aklıma sohbetlerin vazgeçilmez tatları olan Arap aşı, tel helva, patlamış mısır, kavrulmuş nohut ve çekirdek gibi lezzetler geliyor. Afyonkarahisar’daki üç yıllık lise tahsilimiz içinde kış mevsiminin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Her gün pek çok öğrenci sabah erkenden Şuhut’tan Afyonkarahisar gider ve akşam dönerdi. Yoğun kar yağışı olduğundan Şuhut-Afyonkarahisar yolu kapanır ve bizler mecburen Afyonkarahisar’daki akrabalarımızın yanında kalırdık. 1989 yılında üniversiteyi bitirip atama işlerini takip etmek üzere Ankara’ya gittiğimde Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir Genel Müdür ile tanıştım. Bu Genel Müdürümüz öğretmenlik mesleğine Şuhut’ta başladığını anlatmış ve sağ olsun bana çok yardımcı olmuştu. <<Şuhut>> denince aklına hemen karın ve soğuğun geldiğini söyleyen hocamız sözlerine şöyle devam etmişti: “Ankara’da büyüdüğüm için Şuhut’a geldiğimde büyük bir şok yaşamıştım. Sizim ilçe bir mahrumiyet bölgesi gibi görünmüştü gözüme. İlk görev yerimdi. Başlangıçta pek beğenmesem de Doğu’ya göre pek fena değildi ve Ankara’ya yakındı. Fakat ne zaman kar yağdı ben şok oldum. Çarşıdan liseye gelmek ve oradan tekrar geri dönmek tam bir ızdıraptı. Yarım metre kar, dondurucu soğuk, ayaz… Ayakkabılar, pantolon su içinde… Bu durum beni yıldırdı ve Okul Müdürüm merhum Hüseyin Özaşkın’a haber vermeden Şuhut’u terk ettim. İstifamı da Ankara’dan yolladım. Neyse ki rahmetli Hüseyin bey istifa dilekçemi işleme koymamış. Bende 2 ay sonra yani havalar düzelipte karlar eridiğinde Şuhut’a dönüp görevime devam ettim. Yani Şuhut’un kara kışı bana öyle bir macera yaşattı.

Velhasılı kara kışın dönüşü ‘muhteşem’ oldu…

Etiketler: , , , ,

Yasal Uyarı: www.suhutanayurt.com adresinde yayınlanan makale,haber,resim ve vidyolar tamamen özgün içeriktir bu içeriklerin Şuhut Anayurt Gazetesi Yazı İşleri Biriminden izinsiz olarak kopyalanması ve yayınlanması halinde yasal işlem başlatılacaktır.

Bu Sosyal Ağlarda Haberi Paylaşabilirsiniz.

Bu Habere Facebook Üzerinden Yorum Yapabilirsiniz