Tarık Özaşkın’ın kaleminden

omurdedigin-Binlerce Kere Özür-

Geçen hafta yayınlanan “2013’den Kalanlar” başlıklı yazımız ne yazık ki baştan sonra dizgi hataları ile dolu halde çıkmıştır. Aslında ŞUHUT ANAYURT dizgi konusunda son derece titiz bir yayın organıdır. Ancak bazı haftalar yazımızı son anda gönderdiğimiz için ufak tefek hatalar olmaktaydı. Fakat son yazımız “facia” denebilecek hatalarla dolu. Bu yüzden okuyucularımızdan özür diliyorum.

Zamanın tanınmış pozitivist düşünürlerinden Abdullah Cevdet bir yazısında “Ben bu vatanın öksüzüyüm” demiş ama mürettip öyle bir hata yapmış ki bu cümle “Ben bu vatanın öküzüyüm” diye çıkmış. Abdullah Cevdet’i hiç sevmeyen Süleyman Nazif bunu okuyunca şöyle demiş;

– İsabet buyurmuş, isabet buyurmuş!

Velhasıl bizimki de böyle bir hata olmuş. Yazımızın “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü” başlıklı 1. Maddesinde BEKİR KARLIĞA, bir dizgi hatası sonucu BEKİR KARLIAĞA diye çıkmıştır.

Üstad Necip Fazıl’ın şiiri, düz yazıya dönüşmüş, anlamı uçup gitmiştir. Büyük Cami (Ulu Cami) ve Vakıf Hamamı başlıklı 3. Maddemizde “AKP Hükümeti’nin beğendiğim hizmetlerinin başında tarihi eserlerimizin ihyası ve restorasyonu çalışmaları geliyor” dediğimiz halde “BEĞENMEDİĞİMİZ” şeklinde çıkmıştır. Yine devamında, yapılan çalışmalar sonucu yıkılmakta olan pek çok tarihi eser “Hayata döndürülüyor” demişken bu ifademiz “hayale döndürülüyor” diye dizilmiştir.

Bu ve buna benzer birçok hata…

Yazımızın başından sonuna sayamayacağımız kadar imla hataları, cümle düşüklükleri, parçalanmış ve anlamını kaybetmiş cümleler, anlam kaymaları…

Herhalde bir edebiyat hocası yazımızı imtihan kâğıdı olarak görüp okursa bizi sınıfta bırakırdı.

———————————————————————————————————————————————

 

ÖMÜR DEDİĞİN

Türkiye’de “darbe iddiaları” havada uçuşuyor. Oysa askeri vesayetin bittiğini, artık lugatımızda “DARBE” diye bir kelime olmadığını sanıyorduk. Yanılmışız. Önce askerler, ardından faiz lobisi, şimdide paralel devlet yapılanması (Hizmet Hareketi) başrollerde…

Şimdi bütün bunları elinizin tersi ile bir kenara itin. Sıkı durun, açıklıyorum: Türkiye’de sessiz sedasız bir darbe yaşandı. Hiç kimsenin ruhu bile duymadı. Darbenin adını veriyorum; “ÖMÜR DEDİĞİN”…

TRT’nin eli yüzü düzgün programlarının başında Ömür Dediğin geliyor… İzlenme rekorları kıran, bize insanlığı, vefayı, büyüklerimize hürmeti hatırlatan ve gönül telimizi titreten bu program 2009 yılından beri yayınlanıyor. Her bölümü ilgi ile izlenen programı Zeliha İlhan Doymuş hazırlıyor. Ekranları dikkatli takip eden birisi olarak şunu açıkça itiraf etmeliyim; uzun yıllardır böyle kaliteli bir çalışma izlemiyorduk. Köylerde, kasabalarda, yapayalnız bıraktığımız, bayramdan bayrama aklımıza gelen büyüklerimizi bize tekrar hatırlatan Ömür Dediğin sayısız kurum, ve kuruluştan ödül kazandı. Her bölümde bazen bir yaşlı çifti, bazen yalnız bir nur yüzlü bir nineyi veya pamuk sakallı dedeyi ekranlara taşıyan program çok tuttu. Geçtiğimiz yıl, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun annesinin konuk olduğu program, izleyenleri gözyaşları içinde bıraktı.

Kapitalizmin yani paranın şekillendirdiği modern hayat; sadece kazanç ve kariyer eksenli bir dünya oluşturdu. Para, insanlığı mağlup etti. İnsanlar ihtiyacı kadar değil, torunlarına yetecek kadar servet biriktirme derdinde. Yarış atları gibiyiz, sadece ve sadece kazanmaya kilitlenmişiz. Anne, baba, akraba kimin umurunda?

Ben çok şanslı bir kuşağın mensubuyum çünkü bizim çocukluk yıllarımız dedelerimizle ninelerimizle beraber geçti. Evimiz kalabalıktı, gelenimiz gidenimiz eksik olmazdı. Annem babam, 5 çocuk, dedem ninem ve akrabalar derken bir sofranın etrafında bazen en az 15 kişi olurduk. Rahmetlik babamız tek başına evin maişetini karşılamaya çalışırdı. Yaşadığımız fakirliğin farkında bile değildik, ama öylesine mutluyduk ki! Okuldan önce bizim ilk hocalarımız dedemle ninemdi. Dedem alfabeyi, sureleri, orucu, namazı, duayı öğreten ilk hocamdı. Peygamber kıssalarını da ilk ondan dinlemiştim. Ninem ise bir derya gibiydi. Onun anlattığı masal, halk hikâyeleri, bilmece, mani ve ilahiler hala kulağımdadır.

Ninem köyde doğup büyüyen bir insan olarak, Şuhut’a bir türlü alışamamıştı. Sudan bahanelerle evde maraza çıkarıp beni yanına aldığı gibi köye kaçardı. Köydeki evlatlarının yanında bir süre kaldıktan sonra tekrar Şuhut’a geri gelirdi. Köy özlemi depreşince yine küçük bir kavga bu sefer ağabeyimle tekrar Balçıkhisar’a.

Dedemin Kurtuluş Savaşı gazisi olduğunu 12-13 yaşlarında öğrenmiştim. Lise çağlarımda ısrarım üzerine savaş yıllarını çektiği eziyetleri anlatmış, bende kaleme almıştım. Daha sonra bu hatıralar Dr. Mehmet Saadettin Aygen ile Ahmet Tunca hocamızın ortak eseri Büyük Zafere Doğru kitabında yayınlanmıştı. Değişik cephelerde geçen koca 5 yıl… Adana, İzmir, İstanbul, Trabzon ve Büyük Taarruz olmak üzere oradan oraya savrulmuş, sıtma hastalığına yakalanmış, aç kalmış, hava değişimi izni almasına rağmen, iznin bitmesini beklemeden cepheye koşmuş, fedakâr bir Türk insanıdır. Ama hiçbir zaman övünmeyen, sadece görevini yapmış olmanın huzuruyla, sıradan bir olay anlatıyormuş gibi konuşan dedem benim gözümde büyük bir kahramandı.

Ninem görmedi ama dedem acıların en büyüğü olan evlat acısını, hem de 3 kez yaşadı. Son yıllarını yanında geçirdiği babamı kaybedince “Çal Dağı başıma çöktü” diye sessiz sesiz gözyaşı dökmüştü. Zaten çok geçmeden hasretine doyamadığı eşine ve evlatlarına kavuştu. Onlar bizlerin ilk öğretmenleri, evlerimizin direği ve bereketi idiler.

Bugünün çocukları çok şanssız. Onlara masal anlatacak, ellerinden tutup camiye götürecek dedeleri, nineleri yok.

Geçen hafta gazetede okuduğum bir haber toplumun nerelere geldiğini göstermesi bakımından çok anlamlıydı. Bir vatandaşımız ortalıkta gözükmeyince komşuları merak ediyor ve polise haber veriyorlar. Polis evin kapısını açınca yaşlı adamın birkaç gün önce öldüğünü ve cesedinin çürümeye başladığını görüyor. Uzak bir şehirde yaşayan kızına haber veriyorlar. Kızın cevabı ibretlik. “Biz zaten yıllardır görüşmüyorduk, beni de fazla ilgilendirmiyor, yetkililer cenazesini kaldırsın, istedikleri yere gömsünler”. Rahmetli Adil Orhan, yaptığı sayısız hayır hasenat ile “hayır fabrikatörü” ünvanını kazanmış değerli bir büyüğümüzdü. 90’lı yıllarda zamanın Belediye Başkanı Nuri Oynağanlı’nın teşvikiyle yaşlılar ve düşkünler için bir huzurevi yaptırdı. Fakat yöremizden hiç kimse anne babasını veya bir akrabasını huzurevine yollamadı. Bina boş kalınca Meslek Yüksek Okulu’na devredildi. Bu, yöremizin her şeye rağmen bozulmadığını, büyüklerine sahip çıktığını gösteren güzel bir olaydır.

Çinliler Türklerle uzun yıllar savaşmışlar, fakat her seferinde yenilmişler. Dahası Türk akınlarını önlemek için dünyanın en uzun duvarını (Çin Seddi) örmüşler. Yine baş edemeyince Türkler’e şeytani bir teklifte bulunurlar. “Tamam, biz size vergi verelim. En güzel kızlarınızı sarayınıza hediye edelim. Ama bizde sizden yaşlı atalarınızı başınızdan atmanızı istiyoruz.” Türkler bu teklifi kabul eder ve yaşlanmış, elden ayaktan düşmüş atalarını dağ başlarına, ıssız vadilere atarlar. Bir süre sonra Çinliler, Türkler’i mağlup ederler ve derler ki; “Atalarınız sizin en önemli silahınızdı. Biz o silahı elinizden aldık ve sizleri yendik” Yaşlı, yük ya da ayak bağı demek değildir. Yaşlı, tecrübe sahibi olan, sağduyulu, soğukkanlı, ileri görüşlü ve bilge demektir. Tarih boyunca Türk devlet idarecilerinin yanı başlarından eksik etmedikleri yegane kimseler AK SAKALLI büyüklerimiz olmuştur.

ÖMÜR DEDİĞİN programı, bize biz olmayı hatırlattı. Bizi var eden, asırlar boyu ayakta tutan değerleri gündeme getirdi. Yozlaşan dünyamıza yeni bir renk kattı. Teşekkürler TRT…

 

———————————————————————————————————————————————–

“Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

 

Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un en beğendiğim şiirlerinden birisidir. Gerçekten tarih, sürekli tekerrür yani tekrar edip gidiyor. İsimler, makamlar değişiyor ama ‘tekerrür’ gerçeği hiç değişmiyor. Neden derseniz? Şöyle biraz gerilere gidelim. Çankaya Köşkü’nde yapılan Milli Güvenlik Kurulu’nun 19 Şubat 2001 tarihindeki toplantısında, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Bülent Ecevit’e anayasa kitapçığı fırlattı. Bu hadise sonrası çok büyük bir ekonomik kriz yaşandı. 2 insan arasında yaşanan bir kavga bir memlekete tarihinin en zor günlerini yaşattı. Gelelim bugüne… Başbakan Erdoğan ile Hizmet Hareketi arasında yaşanan ve 17 Aralık 2013 tarihinde su yüzüne çıkan kavga bizi yeni bir ekonomik krizin içine soktu. Tarih ve kişiler farklı olsa da bu hadiseler birbirinin neredeyse aynı. Demek ki Türk ekonomisi kırılgan bir yapıya sahip ve zirvedeki çekişmeler, kavgalar ülkeyi her an krizin eşiğine getirebiliyor. Allah devlet adamlarımıza, kanaat önderlerimize, aydınlarımıza, siyasetçilerimize akıl, fikir ve basiret nasip etsin.

 

 

Etiketler: , ,

Yasal Uyarı: www.suhutanayurt.com adresinde yayınlanan makale,haber,resim ve vidyolar tamamen özgün içeriktir bu içeriklerin Şuhut Anayurt Gazetesi Yazı İşleri Biriminden izinsiz olarak kopyalanması ve yayınlanması halinde yasal işlem başlatılacaktır.

Bu Sosyal Ağlarda Haberi Paylaşabilirsiniz.

Bu Habere Facebook Üzerinden Yorum Yapabilirsiniz