Tanınmış felsefeci Michel Foucault'un çarpıcı bir tespiti var; "bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir". Ben bu sözün günümüzdeki Türk siyasetini çok güzel özetlediğine inanıyorum.
Neden böyle düşündüğüme gelince; artık bütün partiler aynı tornadan çıkmış gibi birbirine benziyor; ilkeleri, amblemleri, söylemleri farklı farklı olsa da "icraatları" aynı. Eski bir banka reklamının dediği gibi "yok aslında birbirimizden farkımız ama biz Osmanlı Bankasıyız"....
Bir milletvekili düşünün; bir anda, düne kadar kanlı bıçaklı olduğu, hakaretler yağdırdığı, yerden yere vurduğu rakip partiye geçiyor; bu sefer aynı hakaretleri eski partisine yapıyorsa bunda siyaset kurumunun suçu ne?
Bir belediye başkanı düşünün; seçimlerde ağzına geleni söylediği, yerin dibine soktuğu partiye transfer oluyor, bu defa eski partisine ve liderine neredeyse küfrediyor.
Parti değiştirenler öyle laflar ediyor ki sanırsın adam kırk yıldır bu partinin mensubu ! Bence bu tür kırılmaların nedeni; "ülke ve millet sevdasından" ziyade "çıkar ilişkisine" dayanıyor. Bazılarının yaptığını ise - kusura bakmayın - "kişilik bozukluğu" olarak değerlendirmeli.
Örnekler çoğaltılabilir, zaten TBMM oturumları bunlarla dolu.
Peki suç siyasetin mi , siyasetçilerin mi ?
Yapılan kamuoyu araştırmalarına göre; ülkemizde en az güvenilen kurumlar; yargı ve siyasi partiler. Güven sıralamasında ilk üç; Ordu yüzde 18, MİT yüzde 13.50, Emniyet yüzde 10.60.
En az güvenilenler ; Yargı yüzde 1.6 , Politikacılar yüzde 1, Medya (Basın) yüzde 0.80...
Ankette birinciliği; yüzde 24.90 ile "Hiç bir kuruma güvenmiyorum" diyenler almış.
Politikacıların uzun yıllardır iyi bir sınav vermediklerini, bunun salt " parti değiştirmekten" ibaret olmadığını, teşkilatlar bir yana parti liderlerinin bile dün "ak" dediğine bugün "kara" diyecek kadar savrulduğunu hep birlikte görüyoruz.
Geçen yıl İstanbul'da bir Karadeniz kentinin hamsi gününe çağrılmıştık, arkadaşlarımızla davete icabet ettik. Oturduğumuz masada farklı partilere mensup üç kişinin hararetli sohbetine tanık olduk. Onları dinledikçe "ağzım açık kaldı" desem yalan olmaz, konuştukları şeyler "ihale, rant , tahsilat, alım satım, arsa, ödenek"...Daha da ilginci ise; dünya görüşleri taban tabana zıt üç kişinin birbiri ile ticari ilişki içinde olmaları ve ihale paylaşımı yapmaları idi.....
Ülkemizde siyasetin amacından uzaklaştığını, halka hizmet gayesiyle yola çıkanların bir süre sonra "cebine hizmete" başladığını görüyoruz.
Devletin yerleşik kuralları gibi toplumun değer yargıları da değişmeye daha doğrusu "çürümeye" başladı.
Bir milletvekilinin veya bir belediye başkanının beş yılda alacağı toplam maaşın sekiz- on katı seçim masrafı yapmasını ne ile izah edeceğiz ?
Son yıllarda siyasi partilerin belediye başkanı adayı bulmakta zorlandığını, halkta karşılığı olan, dürüst, liyakat sahibi insanların da siyasete bulaşmamaya çalıştığını görüyorum.
"Temiz siyaset yapma ve halka hizmet etme" iddiasıyla göreve gelen partilerde bir süre sonra çekişme ve iç hesaplaşmanın başladığı kamuoyuna yansıyor.
Çünkü lideri, bakanı veya belediye başkanını destekleyen kadroların bir kısmı; "ganimet" ve "çıkar sağlama " peşinde. Hatta bu niyetini " onlar ( kaybedenler) yirmi sene götürdü, sıra bizde" diye açık açık söyleyen de var...
Peki o zaman sizin onlardan ne farkınız kalıyor? Hani siz yağmaya, yolsuzluğa, hırsızlığa son verecektiniz ?
Gidenler, yani seçimi kaybedenler beytülmala el uzattı, nepotizm (akrabayı kayırmak) yaptı, bir çok yanlışa ve haksızlığa neden oldu, insanları mağdur etti, tamam ! Ama sen şimdi aynı şeyleri biz yapalım diyorsun ! Oldu mu şimdi?
Bırakın büyük kentleri, küçük ilçelerde bile güya rakip partili adamlar birbirleriyle el altından iş tutuyor.
Şurası bir gerçek ki yolsuzluk olayları en çok kitle partilerinin iktidarında yaşanıyor çünkü çünkü adı üstünde "kitle partisi", her çeşit insan bulunur, hepsinin niyeti, gayesi, amacı farklı. Ancak bir davası, ülküsü, ideali olan fikir partilerinde bu tür olumsuzlukların olması normal değildir.
Geçmişte adı yolsuzluğa karışmış bakan, bürokrat, kamu görevlisi veya belediye başkanı parmakla gösterilirdi. Şimdi ise tam tersi. Nedenine gelince; toplumsal değerlerimiz erozyona uğradı, bedenimiz ve ruhumuz kirlendi, ahlaki ve kültürel yozlaşma içindeyiz. Para uğruna her yol mubah. Siyaset bir zenginleşme aracı haline geldi.
Diyanet İşleri Başkanlığı cuma hutbelerinde sürekli olarak "haram ve helal nedir, kul hakkı yemenin cezası nedir , tüyü bitmemiş yetimin hakkı ne demektir?" konularını işlese yeridir.
Bu konular okullarda ders olarak okutulmalıdır.
Yolsuzluk Ligi'ndeki sıramız hızla yükseliyor. Batılı şirketler kendi aralarındaki yazışmalarda "Türkiye'de ihale kazanmak için mutlaka rüşvet verilmesi gerektiğini" ifade ederek birbirlerini uyarıyorlar.
Sayıştay raporları tam bir facia ! Belediyeler başta olmak üzere kamu kurum ve kuruluşları ile kamu sermayeli şirketlerde yapılan denetimler sonucu hazırlanan raporlarda "kamu parasının nasıl talan edildiği" tek tek anlatılıyor.
Dürüst, çalışkan ve namuslu olmak "enayilik" olarak görülüyor.
Maalesef toplumumuz da bu çürüme ve rezaleti kanıksadı, daha da kötüsü "normal" kabul etmeye başladı.
Yazımızı Falih Rıfkı Atay'ın sözleriyle bitirelim;
" Politikanın bir VATAN hizmeti karakteri edinmesini istiyoruz. Atatürk sonrası bozgunculuğu suçu; başta sözde onun olmakla övünen parti olmak üzere bütün partilerindir, politikacılarındır. Politikacılığı İKBAL ve ÇIKAR mesleği olarak seçenlerindir. Politikacılık kanserine tutulan Türk partilerinin büyük bir eksiği var; VATANSEVERLİK. Vatanı her türlü hırsın üstünde tutmak !”