EVLİYA ÇELEBİ’NİN KALEMİNDEN “KARAHİSÂR-l SAHİP” – KÖŞE YAZISI – SELMAN SALMAN –
Evliya Çelebi, 1671–1672 yılları arasında Afyonkarahisar’a gerçekleştirdiği ziyarette, şehrin tarihî, sosyal ve kültürel yapısını yerinde gözlemlemiş; bu gözlemlerini kendine özgü anlatım üslubuyla Seyahatnamesine aktarmıştır. Evliya Çelebi, eserinde “Karahisar-ı Sahip” olarak adlandırılan kalenin fiziki özelliklerini, askerî teşkilatını, inşa sürecini, Türk hâkimiyetine geçişini ve kale içerisindeki mimari unsurları ayrıntılı biçimde ele almaktadır. Bunun yanı sıra kalenin çevresinde yer alan yerleşim dokusu; evler, dükkânlar ve mescitler hakkında da kapsamlı bilgiler sunmaktadır. Bu bağlamda Evliya Çelebi’nin aktardıkları, Afyonkarahisar’ın XVII. yüzyıldaki tarihî ve toplumsal yapısının aydınlatılmasında birinci elden kaynak niteliği taşımaktadır. Geniş bir coğrafyayı dolaşmış, gözlemlerini ayrıntılı ve sistemli bir biçimde kayıt altına almış bir seyyah olan Evliya Çelebi, yalnızca gezdiği yerleri anlatan bir Müşahedeci değil; Osmanlı dünyasının tarihî, sosyal ve kültürel yapısını bütün yönleriyle gözlemleyip kayda geçiren çok yönlü bir dünya gezginidir. Onun kaleme aldığı Seyahatnameye verdiği şehirler, topluluklar, gelenekler ve hayat pratikleri, XVII. yüzyıl Osmanlı toplumunun canlı bir panoramasını ortaya koymaktadır. Büyük Türk gezgini Evliya Çelebi, 1671-1672 yılları arasında Afyon Karahisar’da bulunmuştur. Genel olarak bize güzel şehrimizin tarihçesini, sosyo-ekonemik hayatını, halkın örf ve âdetleriyle ilgili gözlemlerini kendine has uslubuyla aktarmıştır. Evliya Çelebi, Afyonkarahisar’ı “Evsâf-ı kal’a-i sengbâr-ı şehr-i Afyon Karahisar” başlığı altında Seyahatnâme’nin IX. cildinde ayrıntılı biçimde tasvir etmiştir.Evliya Çelebi’nin aktardığı bilgilere göre, XVII. yüzyılda Osmanlı ülkesinde “Karahisar” adını taşıyan altı ayrı kale bulunmaktaydı. Bu karışıklığı önlemek amacıyla, Defterhâne-i Sultânî kayıtlarında Afyon Kalesi “Karahisar-ı Sâhib” adıyla anılmıştır. Söz konusu kalenin diğer Karahisar kalelerinden ayrılan en önemli özelliği ise, mutasarrıfının seferlere bin askerle katılan, iki tuğlu bir sancak beyi statüsünde olmasıdır. Evliya Çelebi’nin verdiği bilgilere göre sancakta bulunan zu’amâ (zeâmet sahipleri) ile tımar erbabının toplam sayısı 612’dir. Osmanlı kanunnâmelerine uygun olarak bu zümrelerin her birinin, muhtemel seferler için daima hazır durumda bulunan cebelüleri, alay beğleri ve çeribaşıları ile birlikte yaklaşık üç bin silahlı asker çıkarma yükümlülüğü bulunmaktadır. Ayrıca kalede, yeniçeri serdarı ve dizdarın idaresi altında görev yapan iki yüz neferin bulunduğu belirtilmektedir. Üç yüz akçelik vakfa sahip olan bu sancağın, Evliya Çelebi’ye göre 120 mamur nahiyesi bulunmaktadır. Bu nahiyelerde yalnızca şeyhülislâmın değil, aynı zamanda eşraf ve âyânın da sayıca oldukça fazla olduğu ifade edilmektedir. Sancakta ulemâ sınıfının yoğunluğu dikkat çekici olup, yüksek derecelere ulaşmış yaklaşık yedi yüz kişilik bir kadı zümresinin varlığına işaret edilmektedir. İmamlar, hatipler ve şeyhler de bu gruba eklendiğinde, Evliya Çelebi sancak halkını son derece ihtişamlı ve seçkin bir topluluk olarak nitelendirmektedir. Sancağın idarî yapısı ise Kaza-i Şehir, Kaza-i Sandıklı, Sincanlı, Kaza-i Şuhud, Kaza-i Cülû, iki Barcunlar, Kaza-i Kıramık ve Kaza-i Çay olmak üzere toplam dokuz mamur kazadan oluşmaktadır. Bu bilgiler, Afyonkarahisar sancağının XVII. yüzyıldaki askerî, idarî ve ilmî yapısının anlaşılması açısından Evliya Çelebi’nin anlatılarını önemli bir kaynak hâline getirmektedir. Evliya Çelebi’nin aktardığına göre, Rum Kayseri tarafından inşa ettirilen kale, daha sonra Selçuklu hükümdarı Sultan Alâeddin tarafından fethedilmiş; ilerleyen dönemde ise Sultan Orhan tarafından Germiyanoğulları’nın hâkimiyetinden çıkarılarak Osmanlı topraklarına katılmıştır. Bu tarihsel silsile, kalenin Anadolu’daki siyasî hâkimiyet mücadeleleri içerisindeki stratejik önemini açık biçimde ortaya koymaktadır. Evliya Çelebi, altı katlı, son derece sağlam ve büyük bir yapı olarak nitelendirdiği Afyonkarahisar Kalesi’ni, bazı Afyonlu dostlarıyla birlikte gezdiğini belirtir. Seyyahın anlatımına göre ilk olarak kapısı batıya bakan iç kale ziyaret edilmiştir. Kale mimarisine ve fiziki yapısına büyük önem veren Evliya Çelebi, özellikle inşa kitabesine dikkat çekmektedir. Buna göre, kalenin kitabesi üzerinde beyaz mermer üzerine celî hat ile şu dizeler yazılmıştır;
Eyleyüplutf-ı kerem devletlu Şah
Yani Sultan Selim Şah-ı gayur
Emridüptamiriçün bu hısnını
Mîr-i Mahmudına etti böyle şûr
Didi tamirine Narî tarihin
Oldı bu sedd-i metîni mamûr
Sene 981
Söz konusu yüksek kale, Karahisar sahrasının güneyinde, bir dere ağzında konumlanmış olup zirveye yakın bölümleri bütünüyle kayalık bir yapıya sahiptir. Yüzünü sahraya dönmüş olan bu yapı, bulunduğu coğrafya içerisinde son derece heybetli ve etkileyici bir görünüm arz etmektedir. Evliya Çelebi, kendine özgü latif ve yer yer mübalağalı anlatım üslûbuyla, kalenin üzerinde bıraktığı derin izlenimi Seyhatnamesinde şöyle anlatır;
“… evc-i âsümâna ser çekmiş kahhar-âver ve hısn-ı hasîniüstüvarşahin(…) sarı ve kızıl yalçın kaya üzere kehkeşan-âsâ semaya ebr-i kebûdlara ser çekmiş(…) bir kal’a-i yed-i kudrettir”.
Evliya Çelebi, aşağı şehirde Ulu Cami önünde yer alan kapıdan girdiği kaleden, zirvede bulunan Hünkâr Camii’ne yaklaşık iki saatlik bir sürede ulaştığını; ancak bu zahmetli çıkışın kendisini son derece yorgun ve bitkin düşürdüğünü belirtir. İç kalenin zirvesinde yer alan Sultan Keykubad Camii, küçük ölçekli olmasına rağmen oldukça zarif ve sanat değeri yüksek bir yapı olarak tasvir edilir. Mihrabı, Evliya Çelebi’nin ifadesiyle gerçek bir sanat eseri niteliğindedir. Caminin mihrabı bütünüyle lâcivert renkli, müzehhep halkârîkâşî çinilerle süslenmiş olup, minberi ise nigîn taşından yapılmıştır. Minaresinin ise meydana gelen bir deprem sonucunda yıkıldığı aktarılmaktadır. Caminin sağ tarafında, halk arasında önemli bir ziyaretgâh olarak kabul edilen Kırklar Makamı bulunmaktadır.
İç kalede üç adet buğday ambarı, cephanelikler ve Evliya Çelebi’nin “hazine” olarak nitelendirdiği depolar ile yedi veya sekiz adet su sarnıcı yer almaktadır. Kapıların sürekli kapalı olması ve iç kalede insan hareketliliğinin bulunmaması nedeniyle bu alanlarda yılan ve çıyanların yoğun olarak görüldüğü ifade edilmektedir. Evliya Çelebi, âdeta ilahî bir kudretle inşa edilmiş izlenimi verdiğini belirttiği bu görkemli kalenin çevresinin yaklaşık iki bin adım olduğunu kaydeder.
Aşağı kat kaleleri dolaşmaya cesaret edemediğini belirten Evliya Çelebi, KuşlıSırnıç adı verilen ve şehrin üzerine doğru uzanan sütun biçimindeki bir kaya üzerine oturarak manzarayı uzun süre seyrettiğini aktarır. Bu noktadan çıplak gözle Altuntaş Sahrası, Seydi Gazi çevresi ve doğu istikametinde Konya yollarına kadar geniş bir alanın görülebildiğini belirtir. Göz alabildiğine uzanan bağlar, bahçeler ve yeşil alanlar, bölgenin bereketli yapısını ortaya koymaktadır.
İç kale içerisinde yer alan evlerin kapalı ve kullanılmaz durumda olduğu, ancak şehrin ileri gelenlerine ait, ailelerinden miras kalan mahzen ve mağaralarda kıymetli eşyaların muhafaza edildiği ifade edilmektedir. Kale neferleri, onar kişilik gruplar hâlinde gece gündüz nöbet tutarak bu alanların güvenliğini sağlamaktadır. Kuşatma dönemlerinde ya da Celâlî isyanları tehdidi karşısında şehir halkının mallarını ve erzaklarını kale içerisindeki mağaralara gizlediği belirtilmektedir.
İç kale kapısından şehre inişin oldukça dik olması sebebiyle eşek ve katır gibi binek hayvanlarının kullanımının güç olduğu, bu yolun daha çok yayalara ait olduğu vurgulanmaktadır. Bu nedenle Evliya Çelebi, iç kaleden orta kaleye yaklaşık sekiz yüz adımda ulaşabildiğini ifade eder. Dizdarın da ikamet ettiği orta kalede, yolcular için bir divanhane ve bir cami bulunmakta olup, han, hamam ve dükkân gibi ticari yapılar yer almamaktadır. Orta kalenin kapısı kıble yönüne açılmakta, bu kapının yanındaki kulenin taşlarının ise devşirme malzemeden oluştuğu anlaşılmaktadır
Evliya Çelebi, “kal’a sahipleri ve zenginleri suretleri cesetten putlar gibi timsalleri vardır” ifadesiyle, kalede heykellerin bulunduğunu belirtmekte; bu nedenle söz konusu yapının Kal’a-i Zengibâr adıyla anıldığını kaydetmektedir. Orta kalenin biraz aşağısında, kapısı batıya açılan ve içerisinde kırk–elli kadar ev bulunan bir bölme hisar yer almaktadır. Bu kalelerde yaşayan halk, su ihtiyaçlarını eşekler vasıtasıyla aşağı kesimlerden temin etmektedir.
Bu bölgenin eteklerinde, toprak ve kireçle sıvanmış yaklaşık 4600 büyük kârgir ev sıralanmıştır. İlk bakışta kırk–elli bin civarında ev bulunduğu izlenimi verse de, Evliya Çelebi, mevcut kayıtlara dayanarak şehirde 4600 Müslüman ve yaklaşık 1000 Hristiyan hanesinin bulunduğunu tespit etmiştir. Evlerin büyük bir kısmı; misafirhane, harem, ahır, bağ ve bahçeleriyle birlikte adeta birer saray görünümündedir. Yapıların temelleri ve alt katları taş, üst katları ise kerpiç malzemeden inşa edilmiştir.
Bu kesimde yer alan İmaret Camii, Gedik Ahmed Paşa’nın hayratı olup, zengin ve fakir ayrımı gözetilmeksizin herkese açıktır. Caminin uzunluğu 150, genişliği 80 ayak olup, iki kubbeli bir yapıya sahiptir. İmaret ve hanların üzeri kurşunla kaplıdır. Otpazarı’nda bulunan File Oğlu Camii de kurşun örtülüdür. Kara Camii kiremit çatılıdır. At Pazarı Camii, Abdürrahim Efendi Camii, Arab Camii, kale altındaki Ulu Cami ve Keçe Pazarı Camii ise oldukça eski yapılar olup, damları toprakla örtülüdür.
Bunların dışında Esen Çeşme Mescidi, Ak Mescid, Kapalı Mescid, Çavuşlar Mescidi, Kubbeli Mescid ve Yeni Abdullah Efendi Mescidi şehirde zikre değer diğer dinî yapılar arasında yer almaktadır. Şehirde toplam yedi tekke bulunmakta olup, bunlar arasında en dikkat çekeni kale kayasının eteğinde yer alan tekkedir.
Hamamlar arasında Gedik Ahmed Paşa’ya ait İmaret Hamamı, paşa sarayının yanında bulunan Alaca Hamam, Kadı Hamamı, Tabakhane Hamamı, Eski Yeni Hamam ve tamir hâlindeki Kızlar Ağası Abbas Ağa Hamamı ile kale altında sele maruz kalmış durumda olan Celâleddin Hamamı öne çıkmaktadır.
Şehirde toplam 2048 dükkân bulunmaktadır. Bu dükkânların tamamı kârgir olup üstleri kapalıdır. Bununla birlikte, saraç esnafı ünüyle öne çıkmaktadır. Evliya Çelebi’ye göre bu esnafın ortaya koyduğu ürünlerin benzerlerine belki yalnızca İstanbul’da rastlanabilir. Nitekim Karahisar köselesi, sahtiyanı ve gönleri, onun ifadesiyle, “değirmenden pembe misal çıkar” derecede niteliklidir. Saraç esnafı, genellikle diğer zümrelerle fazla ilişki kurmamakta; kendilerine ait cami, mescit ve hamamları kullanmaktadır.
Şehirde ayrıca on dokuz tüccar hanı, bir imaret, üç medrese ve ikiyüzden fazla çeşme bulunmaktadır. Bu çeşmelerin tamamı, bir hanım tarafından vakfedilen ve Kadın Ana Suyu olarak bilinen kaynaktan beslenmektedir.
Şehrin nüfusu, çevre yerleşim merkezleriyle kıyaslandığında oldukça yoğundur. Evliya Çelebi, bu durumu çarşı ve pazar yerlerindeki kalabalığı tasvir ederken, “çarşu ve pazarında âdem âdemin omuzın sökemez, öyle izdihamdır” ifadeleriyle vurgulamaktadır. Afyon Karahisar halkı, misafirperverlikleriyle öne çıkmakta; şehre gelen yolculara ikramda bulunmayı bir gelenek hâline getirmiştir. Bununla birlikte, bölgede afyon tarımının yaygın olması sebebiyle halkın önemli bir kısmının tiryaki olduğu ve bu durumun fizikî görünümlerine yansıyarak ten renklerinin sarımsı bir hâl aldığı belirtilmektedir.
Halkın giyim kuşamı genel olarak çuka ferace ve kontoşlardan oluşurken, ulemâ ve şehir eşrafının samur ve sof feracelerle dolaştığı aktarılmaktadır. Nüfusun büyük bölümünün Mevlevî tarikatına mensup olması nedeniyle, külâhların üzerine beyaz renkte alâmet-i Muhammedî destar sarılması yaygın bir uygulamadır. Şehrin kültürel ve ilmî seviyesi yüksek olup, muhaddisler, müfessirler ve erbâb-ı maârif arasında özellikle divan sahibi Abusî Çelebi, aruz ilminde şöhret kazanmış Şerif Çelebi, Leccî Çelebi, Nevmî Çelebi ve NevmîzâdeŞûmî Çelebi zikre değer isimler arasında yer almaktadır.
Evliya Çelebi’ye göre şehir, güçlü bir manevî atmosfere sahiptir. Bu ruhaniyetin, şehre gelen kimselerin “kalp gözünü açtığı”, bağ ve bahçelerinde bulunanların ise bütün gam ve kederlerinden arınarak adeta yeniden doğmuş hissine kapıldıkları ifade edilmektedir. Evliya Çelebi, şehirdeki velîlerin makamlarını ayrı bir başlık altında “Evsâf-ı Ziyâretgâh-ı Karahisâr-ı Sâhib” adıyla ele alır.
Bu bağlamda ilk olarak, şehrin dışında Kütahya yolu üzerinde bulunan ve Yahşi Baba ile Bahşi Baba adlı ikiz kardeşlere atfedilen rivayeti aktarır. Rivayete göre, bu iki kardeş Selim Han’ın huzurunda yemek yerken, “Padişahım, biz bu an gideriz” diyerek aynı anda ruhlarını teslim etmiş ve defnedildikleri bu yerde üzerlerine bir tekke inşa edilmiştir. Horasan erlerinden oldukları belirtilen bu şahsiyetlerin türbedarları ve tekke sakinleri de Horasan yöresinden Anadolu’ya gelen kimselerden oluşmaktadır.
Sultan Orhan devrinde vefat eden Hazret-i Karaca Ahmed Sultan’ın da burada defnedildiği, türbesinin ise şehrin önemli ziyaretgâhları arasında yer aldığı ifade edilmektedir. Şahrah Sultan ziyaretgâhı, aynı adlı hanım tarafından inşa ettirilen imaret bünyesindeki türbedir. Bu imaretin yakınında bulunan ve Sultan Alaeddin’in kızı Asiye Hanım’a ait türbe ise özellikle çocuk sahibi olamayan kadınlar tarafından ziyaret edilmekte; halk arasında, bu ziyaretten sonra murada erildiğine inanılmaktadır.
Bu kısa değerlendirme, Evliya Çelebi’nin Afyon Karahisar’ı yukarıdan aşağıya, içten dışa doğru ilerleyen sistematik bir gözlem çerçevesinde ele aldığını göstermektedir. Seyyah, anlatımında somut unsurlardan (kale, cami, mescit, han, hamam ve tekke gibi mimarî yapılar) başlayarak, manevî unsurlara (ziyaretgâhlar) doğru bir yöntem izlemekte; bu süreçte halkın gündelik yaşamına, örf ve âdetlerine dair kısa fakat dikkat çekici bilgilere de yer vermektedir. Anlatımın görece sınırlı tutulmuş olması, Evliya Çelebi’nin şehirde kısa bir süre konaklamış olmasıyla açıklanabilir.
Bununla birlikte, Evliya Çelebi gibi geniş coğrafyaları dolaşmış, gördüğü yerleri ayrıntılı biçimde kayda geçirmiş bir seyyaha sahip olmak, Türk kültür ve tarih yazımı açısından önemli bir ayrıcalıktır. Ne var ki, bu büyük mirasın yeterince değerlendirildiğini söylemek güçtür. Nitekim Balkan ülkeleri, Seyahatnâme’de kendileriyle ilgili bölümleri kapsamlı biçimde incelemiş ve değerlendirmişken, Türkiye’de bu eserin potansiyeli uzun süre ihmal edilmiştir. Oysa Seyahatnâme, yalnızca tarihî bir kaynak olmanın ötesinde, zengin anlatımıyla hikâye, film ve televizyon dizilerine ilham verebilecek niteliktedir. Bu tür çalışmalar aracılığıyla, genç kuşakların tarih bilinci ve millî şuurlarının, salt akademik tarih kitaplarının sağlayamayacağı ölçüde güçlendirilmesi mümkün görünmektedir.
KAYNAKÇA
Evliya Çelebi. Seyahatnâme. Cilt IX. Haz. Yücel Dağlı, Seyit Ali Kahraman, Robert Dankoff. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2005.
Kerman, Zeynep. “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde Karahisar-ı Sâhib.” Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. Afyonkarahisar.
Dankoff, Robert. An OttomanMentality: The World of Evliya Çelebi. Leiden: Brill, 2004.
İnalcık, Halil. Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ (1300–1600). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2003.
Kahraman, Seyit Ali. Evliya Çelebi Seyahatnâmesi Üzerine Araştırmalar. İstanbul: Kitabevi Yayınları, 2011.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı. Osmanlı Devleti Teşkilâtına Medhal. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1988.
Sakaoğlu, Necdet. Evliya Çelebi. İstanbul: Oğlak Yayınları, 1999.
