KÖŞE YAZISI Tarık Özaşkın Köşe Yazarı

GEÇMİŞTE ŞUHUT’TA YAHUDİLER, ERMENİLER VE RUMLAR YAŞADI MI?

13 Şubat 2026 13 dk okuma
Paylaş:

Günümüzde insanların merak ettiği konuların başında ” etnik köken” yani eskilerin ifadesiyle ” ırk mensubiyeti” gelmekte. “Biz kimiz, soyumuz nereye dayanıyor, aslımız kökenimiz nedir ?” gibi sorular geçmişte olduğu gibi gelecekte de sorulacaktır.
“Çok uluslu ve çok dinli” bir imparatorluğun varisi olduğumuz için eskiden kimse kimsenin ne olduğunu merak etmez ve sormazdı. Çünkü herkes “Osmanlı” idi. Koca cihan devleti çökmeye başlayınca önce başka dinden olan (gayrimüslim) milletler, ardından aynı dine mensup olduğumuz milletler bizden koptu.
1699 yılından önce 24 milyon km2’ye ulaşan Osmanlı toprağı, 1923 yılında yani Türkiye Cumhuriyeti kurulduĞunda 783 bin km2’ye düşmüştü.
Üç kıtaya yayılan bir İmparatorluk gitmiş, elimizde sadece Anadolu toprakları kalmıştı.
Türkler Anadolu’ya geldiklerinde bu toprakların hakimiyeti Bizans Devleti’nin elinde idi. Bu coğrafyada Rumlar, Ermeniler, Süryaniler ve Araplar yaşıyordu.
Selçukluların Anadolu’yu Türk ve İslâm yurdu yapmasının ardından adını saydığımız bu milletlerin büyük kısmı başka yerlere göç ettiler. Ancak gitmeyip burada kalanlar “azınlık” olarak içimizde yaşamayı sürdürdüler.
Azınlıklar; genelde Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile İstanbul’da yoğunluk göstermekle birlikte diğer bölgelerde de varlıklarını devam ettirdiler.
Anadolu’nun doğusundaki azınlıklar “köylerde”, batıdakiler ise “şehirlerde” yaşıyordu.
“Türkler fethettikten sonra Şuhut ve çevresinde azınlıklar yani gayrimüslimler yaşadı mı?” sorusuna geçmeden önce kısaca bölgemizin tarihinden bahsetmemiz yerinde olacaktır.
Yapılan araştırma ve bulunan tarihi eserlere göre; Şuhut’a ilk yerleşimlerin (M.Ö) 3 bin yılında başladığı varsayılmaktadır. Hitit, Frig ve Pers hakimiyetinde geçen asırlardan sonra (M.S.) 4. Yüzyılda Şuhut ve çevresinde Bizans dönemi başlamıştır.
Doğu Roma İmparatorluğu zamanında büyük bir eyalet başkenti olan SYNNADA (Şuhut), sınırları Eskişehir’e kadar uzanan önemli bir yerleşim ve ticaret merkezi idi.
Tarihi kayıtlarda; Synnada’nın bir dönem 100 bin nüfuslu, sikkeleri dünyanın her yerinde geçerli ve itibarlı, mermer başta olmak üzere bir çok madenin ve ürünün üretilip satıldığı önemli bir ticaret merkezi olduğu belirtilmekte idi.
Şuhut bölgesine önce Araplar, daha sonra Türkler akınlar düzenledi. Arapların bölgeyi ele geçirmekten ziyade İstanbul’u fethe giderken yol güzergahı üzerindeki Şuhut’tan geçerken Bizans orduları ile savaştıkları ortadadır.
Arap ve Bizans orduları arasındaki en kanlı savaşlar Şuhut ve çevresinde yaşanmıştır. Son yıllarda ortaya çıkan bilgi ve belgelere göre; ünlü Emevi komutan Battal Gazi’nin Afyon kalesi önündeki bir savaşta yaralandığı, ordusu ile birlikte Şuhut’a çekildiği ve vefat ettiği, kabrinin Uzunpınar Köyü ile Çay’ın Göcen Köyü arasındaki bir yerde bulunduğu ifade edilmektedir.
Aynı şekilde, Anayurt Köyü’ndeki türbede yatan zatın, Enes bin Mâlik’in sancaktarı Malik bin Şebib olduğu ortaya çıkmıştır.
17. Yüzyılda Şuhut’u ziyaret eden Evliya Çelebi “buraya halk dilinde Çıfud derler, doğrusu Şuhudtur. Çünkü dört bir yanında şehitler gömülüdür.” diyerek gerek Arap – Bizans, gerekse Selçuklu – Bizans orduları arasındaki savaşlarda şehit olan askerlerin Şuhut’a defnedildiğini, şehitler nedeniyle buraya Şuhut ismi verildiğini ifade eder.
Şuhut, Malazgirt Meydan Muharebesinden 6 yıl sonra, 1077 yılında Dolathan , Emir Sanduk ve Emir Afşin komutasındaki Selçuklu orduları tarafından fethedildi. Şuhut ve çevresinin tamamen Türkleşmesi yani Türkmen topluluklarının bölgemize iskânı 1150 yılında tamamlandı. Kimi tarihçilere göre ise; Şuhut’ta tam anlamı ile Türk hâkimiyeti 1176 Miryakefalon Zaferinden sonra sağlandı.
Muharrem Bayar hocamızın Seydi Köyü’nde tespit ettiği 815 yıllık mezar taşı; Şuhut’un Afyonkarahisar’daki en eski Türk – İslâm yurdu olduğunu ve o dönemde Türklerin kırsalda yaşadığını göstermesi bakımından önemlidir.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin henüz kuruluşunu tamamlayamadığı bir dönemde başlayan Haçlı seferleri, arkasından Moğol İlhani akınları; Anadolu’da istikrar ve düzenin sağlanmasını engelledi. Şuhut ve çevresi de bundan nasibini fazlası ile aldı.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra Şuhut çeşitli beyliklerin eline geçti.
Türklerin göçebe bir millet olduğunu, konar – göçer bir hayat tarzı yaşadığını, tarım ve hayvancılıkla uğraştığını biliyoruz.
Bu nedenle Türkler tarafından fethedildiği dönemde Şuhut’ta kırsal kesimin daha hareketli ve kalabalık olduğunu söyleyebiliriz.
Bölgeye gelen Türkmen topluluklarının önce kırsalda yaşadığı ( kışlak) , hayvancılık yapmak üzere Kumalar Dağı’ndaki yaylalara (yaylak) gittikleri ortadadır.
14. ve 15. Yüzyıllarda Şuhut ve çevresinde 100’den fazla köy ve mezra bulunuyordu. Bunların arasında yer alan ” Ala Kilise”, “Kilisecik”, “Kebe Kilise” ve “Papas” adındaki , köyler, o dönemde Şuhut’ta bir kaç yerde Rumların veya Ermenilerin yaşadığı ihtimalini akla getiriyor.
Bununla beraber bir çok köyün adı da bize, yıllar önce terkedilen ve ören haline gelen yerlere Türklerin yerleştiğini haber veriyor. Türkler virane olmuş köylerin içine değil de hemen yanı başına yerleştiler.
“Kilise – viran”, “Ağız – viran ” , ” Ak – viran”, ” Ömercik viranı”, ” Baş – viran” ( bugünkü Başören), ” Karaca – viran” ( Karacaören) , ” Karamuk Öyüğü” , ” İshak Öyüğü”, “Donuz Öyüğü” , ” Tilki viranı” , ” Eymir viranı”, ” Halife viranı” vb. köyler , Rumların ve Ermenilerin terk ettiği köylerin yanına kurulan Türkmen köyleridir.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra Sahipataoğulları, Hamitoğulları ve Germiyanoğullarının eline geçen Şuhut, bu süreçte şehirleşmeye başlamış, kırsaldaki köyler yakınında bulunan köylerle birleşerek dağınıklık ve başı bozukluk önlemeye çalışılmıştır.
( “Kır” ifadesine 15. Yüzyıl Osmanlı kayıtlarında rastlıyoruz; şehrin dışında, tarım yapılan küçük yerleşim yeri. Çocukluk yıllarımızda Şuhut’ta ovaya giden insanlar tarlaya demez “kıra gidiyoruz” derlerdi.)
15. Yüzyıla ait bir belgede Şuhut merkezinde küçük bir yahudi topluluğunun varlığından bahsediliyor.
Ancak Şuhut’un Osmanlı hakimiyetine geçmesinden sonra bunların istanbul’a ve Manisa’ya gittikleri ifade ediliyor.
Bilindiği gibi; Avrupa’da soykırıma uğrayan Sefarad Yahudileri 1492 yılından itibaren Osmanlı Devleti tarafından İspanya’dan Türkiye’ye getirildiler. Tarihçi yazar Hasan Özpınar’ın aktardığına göre; ünlü Yahudi bilim adamı Prof. Dr. Avram Galante, “Türkler ve Yahudiler” adlı kitabında, sayıları 200 bin civarında olduğu belirtilen Sefarad Yahudilerinden bir kısmının Yavuz Sultan Selim tarafından Afyonkarahisar’a gönderildiğini yazar. 15. Yüzyılda Şuhut’ta yaşadıkları ifade edilen bu Yahudi topluluğu, Yavuz Sultan Selim’in Afyonkarahisar’a gönderdiği Yahudilerden olmalıdır.
1500 – 1528 ve 1572 tarihli Osmanlı muhasebe kayıt defterlerinde Şuhut’ta tek bir gayrimüslim yaşamadığı , halkın tamamen Türk olduğu görülüyor. Adından da anlaşılacağı üzere bu defterler, nefer sayısını ( vergi veren hane sahibi ) verdiği gibi diğer yandan da kişinin Müslüman olup olmadığını da yazdığından bir nevi nüfus sayımı yapılmış oluyor.
Evliya Çelebi’nin Şuhut izlenimlerinde gayrimüslimlerin varlığına dair bir tespite rastlamıyoruz. Şöyle ki , Evliya Çelebi Şuhut’taki hane, mahalle, cami ve mescit sayısını verirken kilise ve havradan hiç bahsetmiyor.
Osmanlı Devleti döneminde ilimizdeki gayrimüslim nüfus Afyonkarahisar merkezinde yaşıyordu. Afyonkarahisar’da Ermeni, Rum ve Yahudi mahalleleri mevcuttu. Bunların okulları, ibadethaneleri, ayrı ayrı mezarlıkları vardı. Afyonkarahisar’da ticaret gayrimüslimlerin elinde idi.

1844 – 1845 yılına ait Şuhut Temettuat Defterinde nüfusun tamamının Türk ve Müslüman olduğu, hiç bir mahallesinde ve köylerinde gayrimüslim yaşamadığı görülüyor.
1881 – 1893 yıllarına ait kayıtlarda Afyonkarahisar nüfusunun yüzde 92’si Türk ve Müslümanlardan , yüzde 8’i gayrimüslimlerden oluşuyordu.
Buna göre Afyonkarahisar şehir merkezinde 5300 ila 7000 arası gayrimüslim nüfus kayıtlı idi. Emirdağ’da 105 Rum , 58 Ermeni , Sandıklı’da 78 Ermeni ve 94 Rum yaşıyordu. Şuhut’ta ise ne Ermeni, ne Rum ne de Yahudi yaşamıyordu.
1914 Yılı Nüfus Sayımında Afyonkarahisar şehir merkezinde gayrimüslim nüfus sayısı aynı kalırken daha önce hiç gayrimüslim nüfus bulunmayan Dinar’da 327 Rum ve 65 Ermeni’nin yaşadığı görülüyor.
Bunun nedeni; 1875 yılında hizmete açılan İzmir – Aydın Demiryolunun 1889 yılında Dinar’a ulaşmasının getirdiği refah ve gelişmede yatıyor. Dinar’ın hızlı bir şekilde geliştiğini fark eden Rum ve Ermeni tüccarlar ve sanatkârlar buraya akın ederek ticarete hakim oluyorlar.
1914 Sayımına göre; Sandıklı’da 33 Ermeni ve 7 Rum, Emirdağ’da 151 Rum ve 123 Ermeni, Bolvadin’de ise 8 Ermeni ve 3 Rum yaşamaktaydı.
1914 sayımında Şuhut’ta gayrimüslim nüfus olmadığı görülüyor.
Birinci Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’nda Türkler vatanı kurtarmak için cepheden cepheye koşarken gayrimüslimler bunu fırsat bilerek servetlerine servet katmıştır.
Savaş yıllarında Şuhut’ta eli silah tutan herkes cepheye gittiğinden tarlalar ekilememiş, açlık ve yoksulluk baş göstermiş, Şuhut pazarı kurulamamış ve esnafın çoğu iflas etmiştir.
Şuhut ovasındaki çok kıymetli araziler gayrimüslimler ve mütegallibe ( zorba, vurguncu,karaborsacı) tarafından yok pahasına satın alınmıştır. O dönemi yaşayanların ifadesine göre; ” bir dönüm arazi bir kile buğdaya, on dönüm tarla bir çift öküze satılmıştır”.
O yılların tapu kayıtlarına bakacak olursak; 1914 – 1922 arasında evler, tarlalar, değirmenler, bahçeler, yağhaneler, dükkanlar değerinin çok altında fiyatlarla Afyonkarahisar’da yaşayan Ermeni ve Rum tüccarlar tarafından satın almıştır.
Osmanlı maliyesinin en önemli gelir kalemi olan Aşar ( Öşür ) vergisi, eskiden bizzat devlet memurlarınca toplanırken son dönemde öşür toplama görevi ” mültezimlere” yani şahıslara verilmeye başlandı.
Açık artırmada en yüksek rakamı veren kişi , o bölgenin aşar vergisini toplamaya hak kazanıyordu..
İhaleyi alan kişi , devlete vermesi gereken verginin kat be kat üstünü yoksul halkın sırtından gasp ediyordu.
Savaş yıllarında aşar vergisi toplama işini Anadolu’nun bir çok yerinde olduğu gibi Şuhut’ta da gayrimüslimler yapmaya başladılar.
“Mültezimler” devlet otoritesi ortadan kalktığı için halkı inim inim inletip eşkıyalık ve zorbalıkla vergi topluyordu. Birinci Dünya Savaşı döneminde Şuhut ve köylerinin aşar vergisini toplayan ” Tokatlıyan” namıyla tanınan Agop oğlu Aşteban isimli Ermeni tüccar halka büyük zulümler yapıyordu.
Şuhut Mültezimi Agop oğlu Aşteban’ın her köyde tahsilat yapan sorumlu adamları vardı.
Agop oğlu Aşteban, köylüden toplanan onda bir (1/10)miktarındaki mahsulü Şuhut’ta bulunan Maarif Hanı’nda depoluyordu. Savaş yıllarında Şuhut’ta yaşanan eziyet ve zulümleri anlatan 1901 Balçıkhisar Köyü doğumlu ( vefat tarihini tespit edemedik) Ömer Osman Kaynak’ın hatıralarına kulak verelim ;
” Şuhut’ta bakkallık ve manifaturacılık gibi ticari işler Rumlar tarafından görülürdü.Bizim köyümüzde yaşlı bir yahudi bakkallık yapardı.
Gerek Balçıkhisar’da gerekse Şuhut’ta Rum ve Yahudi esnafa borcunu ödeyemeyenler borcuna karşılık tarla verirlerdi. Arazisi veya verecek bir şeyi olmayanlar ise angarya işlerde çalıştırılır veya işkence görürdü.” ( Büyük Zafer’e Doğru, Dr. Mehmet Sadettin Aygen, Ahmet Tunca, Ahmet Sarlık , Afyon, 1984, sayfa ; 34)
Şuhut’ta yerleşik gayrimüslim nüfus olmamasına karşın ilçemize ticaret yapmaya gelen, inşaat ustalığı yapan Ermeniler vardı.
Halen Atatürk Evi olarak hizmet veren tarihi Hacı Veli Konağı, 1899 yılında İzmir’den özel olarak getirilen Yahni usta tarafından inşa edilmiştir. Aynı şekilde, Uzun Çarşı’daki Taş Mağaza ile İplik Camisi’nin arkasındaki Kanaat Mağazası Ermeni ustalar tarafından yapılmıştır. Bugün ayakta olmayan eski Hükümet konağı da Ermeni ustaların elinden çıkmadır..
Agnes Dick Ramsay 19. Yüzyılın sonlarına doğru eşiyle birlikte çıktığı Anadolu gezisi sırasında ziyaret ettiği Şuhut Kasabası’nda bir kaç gün misafir olarak kalır. Seyahat izlenimlerini ” 19. Yüzyıl Sonlarında Anadolu’da Günlük Yaşam ” adıyla kitap haline getiren yazar, Şuhut’ta bir konağa davet edildiğini, konağa gittiğinde uzun yıllardan beri Şuhut’ta yaşayan Rum bir ebe ile karşılaştığını anlatır.
Rum ebe, Türklerin güvenini kazandıktan sonra Şuhut’ta yaşamaya başladığını, iyi para kazandığını ama Şuhut’ta ” kendi dilinden ve dininden” biri olmadığı için kendini çok yalnız hissettiğini ağlayarak anlatır. ( sayfa 87)
Ramsay’ın anlattıklarından o dönemde Şuhut’ta gayrimüslim yaşamadığını ( yaşlı Rum ebe hariç ) anlıyoruz. Osmanlı döneminde Şuhut’ta memurluk yapan gayrimüslimler de vardır. 1859 Afyonkarahisar doğumlu Karabet Efendi 12 Temmuz 1882 – 12 Mart 1885 tarihleri arasında Şuhut Nahiyesi Muvakkat Aşar Katipliği ve Sermuharrirliği (baş yazıcılık) görevinde bulundu.
1862 Afyonkarahisar doğumlu Nersesyan Agop Efendi 1883 yılında Şuhut Arızlı Köyü’nde Aşar Muharrirliği ( yazıcılık ) görevi yapmıştır.
Mardiros Efendi 1901 yılında Şuhut Nahiyesi’nde Tahrirat Katipliği görevinde bulunmuştur. Afyon Şeriye Sicillerinde karşımıza çıkan bazı belgelerde Afyonlu gayrimüslim tüccarların Şuhut’ta ciddi şekilde mülk edindiğini görüyoruz.
Vefat eden bir Ermeninin terekesinde ( miras) Şuhut ve köylerinde çok sayıda gayrimenkul sahibi olması dikkatimizi çekmişti. Tefecilik yaptığı anlaşılan bir diğer Ermeni tüccarın alacak defterinde borçluların isimleri ile borç miktarları yazılıydı. Şuhut’a bağlı köylerde yüksek meblağlarda alacağı olduğu anlaşılıyordu.