BİRAZ HİÇ OLABİLMEK
“Hiç” kelimesi çoğu zaman kulağımıza eksik, değersiz ya da yokluk gibi gelir. İnsan, “hiç” olmayı küçülmek sanır. Oysa hiçlik, insanın ulaşabileceği en sade ama belki de en yüksek duruşlardan biridir. Günümüz insanı sürekli bir şey olmaya, bir yerlere gelmeye çalışıyor. Daha çok tanınmak, daha çok kazanmak, daha yukarıda olmak istiyoruz. Fakat bütün bu koşuşturmanın içinde çoğu zaman insan kalabilmenin ne demek olduğunu unutuyoruz.
Artık “Nasılsın?” sorusu çoğu zaman gerçek bir merak değil, bir nezaket cümlesi oldu. Asıl sorulan “Ne iş yapıyorsun?”, “Kimin nesin?”, “Nerelerde bulundun?” oluyor. İnsanlar birbirini tanımaya değil, sınıflamaya çalışıyor.
Hatta kimi zaman bir tartışmanın ortasında ya da sıradan bir anda şu cümleyi duyuyoruz:
“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”Bu söz, aslında insanın kendini anlatma değil, üstün görme ihtiyacının sesidir. Kim olduğunu başkasına hatırlatma gereği duyan biri, belki de en çok kendine ispat etmeye çalışıyordur.
Oysa insanı insan yapan şey; unvanı değil, vicdanı, merhameti, suskunluğu ve sözü yerinde söyleyebilmesidir.
Belki de tam bu noktada, asırlardır bize bir şey anlatmaya çalışan Nasrettin Hoca’yı yeniden hatırlamamız gerekiyor.
Rivayete göre Nasrettin Hoca’ya “Kimsin?” diye sormuşlar. Hoca da büyük bir sakinlikle “Hiç kimseyim” demiş. Oradakiler bu cevabı küçümseyerek karşılamış. Bunun üzerine Hoca soruyu kendilerine yöneltmiş:
“Sen kimsin?”
Adam kabara kabara cevap vermiş: “Mutasarrıfım.”
“Sonra ne olacaksın?”
“Vali olurum.”
“Daha sonra?”
“Vezir.”
“Peki sonra?”
“Sadrazam.”
“Ya ondan sonra?”
Adam boynunu bükmüş: “Hiç…”
Hoca gülümsemiş: “Ben zaten senin yıllar sonra geleceğin makamdayım: Hiçlik makamında.”
Bu hikâye sadece bir fıkra değildir. İçinde derin bir hayat dersi saklıdır. Çünkü insan ne kadar yükselirse yükselsin, en sonunda yine sade bir insana, yani “hiç” olmaya döner. O halde bunca kibir, bunca gösteriş niye?
Bugün insanlar kartvizitlerini kimliklerinden daha öne koyuyor. Tanışırken önce isim değil, makam söyleniyor. “Ben falanca yerde şuyum” demeden söze başlanmıyor. Oysa insan, unvanını çıkardığında da insandır. Koltuğunu bıraktığında da değerli olmalıdır.
Bir makama gelmek başarıdır; ama o makamdayken adil kalabilmek erdemdir. Makam büyürken kalp küçülüyorsa, orada yükselme değil, kayboluş vardır.
Hiçlik makamının ne demek olduğunu anlamak için sadece Nasrettin Hoca’ya değil, tasavvuf büyüklerine de kulak vermek gerekir. Mesela Muhammed Üftâde Hazretleri ile talebesi Aziz Mahmud Hüdâî arasında yaşananlar, bu anlayışın en çarpıcı örneklerindendir.
Aziz Mahmud, Üftâde Hazretleri’ne intisap ettiğinde sıradan biri değildi. Kadılık yapmış, itibarlı, bilgili, sözü geçen bir insandı. Yani toplumda “bir şey olmuştu.” Fakat tasavvuf yolunda “bir şey olmak” değil, “hiç olabilmek” esastı.
Üftâde Hazretleri, talebesinin kemale ermesi için önce onun makamını, benliğini ve gururunu eritmesi gerektiğini bildi. Bu yüzden onu Bursa çarşısında ciğer sattırmakla görevlendirdi. Bununla da yetinmedi; dergâhın helâlarının temizliğini de ona verdi. Dışarıdan bakan biri için bu, bir düşüş gibi görünüyordu. Oysa hakikatte bu, yükselişin en derin basamağıydı.
Kadı Mahmud, bu hizmetleri bir aşağılanma olarak değil, bir arınma olarak gördü. Şikâyet etmedi, sorgulamadı, kırılmadı. Çünkü o artık makamdan değil, insanlıktan yana yürüyordu.
İşte bu sabrın, bu teslimiyetin sonunda, hocası ona “Hüdâî” adını verdi. Yani “doğru yolu bulan, Hakk’a yönelen.” Kadı Mahmud gitti, Aziz Mahmud Hüdâî geldi. Bir kadı eksildi belki, ama bir gönül sultanı doğdu.
Bir de çağımızın en büyük hastalığı var: görünme ihtiyacı. Sosyal medyada herkes sesini duyurmak, kendini göstermek, beğenilmek istiyor. Beğenildikçe var olduğunu sanan bir benlik oluştu. İnsan artık kendisi için değil, başkalarının onayı için yaşıyor. Oysa hiçlik makamı, onaya ihtiyaç duymadan var olabilmektir. Alkış beklemeden doğruyu yapabilmektir.
Eskiden insanlar iyiliklerini gizlerdi, şimdi sergiliyorlar. Eskiden yapılanlar konuşulmazdı, şimdi paylaşılmazsa yok sayılıyor. Oysa gerçek değer, görünmeyen yerde saklıdır.
Tasavvuf yüzyıllardır şunu söyler: “Ben”i eritmeden “biz” olunmaz. İnsan kendini merkeze koydukça, çevresini kaybeder. Kendini büyüttükçe yalnızlaşır. Sadeleştikçe çoğalır.
Hiçlik; susmak değildir, gereksiz konuşmamaktır. Görünmez olmak değildir, gösterişsiz olmaktır. Geri durmak değildir, öne çıkma ihtiyacı duymamaktır.
Bu bilgelik en çok Anadolu insanında yaşar. İsmi bilinmeyen, unvanı olmayan ama vicdanı büyük insanlar vardır. Kimseye “ben buyum” demezler ama herkesin yükünü taşırlar. Sofraya en sona otururlar ama ilk ayağa kalkan onlar olur. En sessiz olanlar, en çok iş yapanlardır çoğu zaman.
Çocuklar da dünyaya bu makamda gelir. Unvanları yoktur, iddiaları yoktur. Oldukları gibidirler. Ne iseler odurlar. Sonra büyürken “bir şey olmaya” çalışırız ve çoğu zaman “insan olmayı” unuturuz. Okuruz, öğreniriz, meslek ediniriz ama bazen kalbimizi büyütmeyi ihmal ederiz.
Oysa insan büyüdükçe değil, sadeleştikçe olgunlaşır. Az konuştukça, çok dinledikçe; az istedikçe, çok şükrettikçe insanlaşır.
Bugün biraz durup kendimize sormamız gereken soru şu:
Gerçekten kim olmak istiyoruz?
Bir makam mı, bir isim mi, bir etiket mi…
Yoksa insan mı?
Bazen en çok bağıranlar, en az söyleyecek sözü olanlardır. En çok gösterenler, en çok eksik hissedenlerdir. Oysa gerçek güç, sessiz durabilmekte saklıdır. Kendini ispat etme ihtiyacı duymamaktadır.
İçinde bulunduğumuz üç aylar, tam da bu yüzden kıymetlidir. Bu aylar sadece takvimde ilerleyen zamanlar değildir; insanın kendine dönmesi için açılmış kapılardır. Daha çok ibadet etmekten önce, daha çok sadeleşmeyi öğretir. Daha çok konuşmaktan önce, daha çok susmayı… Daha çok görünmekten önce, biraz geri çekilmeyi…
Üç aylar, insana “büyü” demez, “arın” der. “Yüksel” demez, “hafifle” der.
Çünkü kalbi ağırlaştıran şey çoğu zaman yüklerimiz değil, benliğimizdir.
Belki de bu aylar bize şunu hatırlatmak için gelir:
Biraz az iste, biraz çok şükret.
Biraz sus, biraz dinle.
Biraz geri dur, biraz içeri bak.
Ve belki de insan, en çok bu aylarda hiçliğe yaklaşır.
Belki de en yüksek makam, en sade duruştur. En büyük bilgelik, insanın kendini büyük sanmaktan vazgeçebilmesidir. Çünkü insan ne kadar büyürse büyüsün, kalbi küçülüyorsa, aslında küçülüyordur.
Nasrettin Hoca hâlâ konuşuyorsa, bu biraz da bizim hâlâ dinlemeyi öğrenememiş olmamızdandır. Çünkü biz hâlâ susmamız gereken yerde konuşuyor, durmamız gereken yerde koşuyoruz.
Belki de artık biraz yavaşlamalıyız. Biraz sadeleşmeli, biraz susmalı, biraz içimize bakmalıyız.
Belki de gerçekten büyümek, biraz “hiç” olabilmektir.
Bütün bunları yazarken kendimi de bu satırların dışında tutmuyorum.
Ben de bu çağın içinde yorulan, görünmek isteyen, bazen unutan biriyim.
Ve ben de… keşke “Hiç olmaya çalışan biri olabilsem,“diye dua edenlerdenim.
