KÖŞE YAZISI Mürşide Ayhan Oklu Köşe Yazarı

DERT ETMEYE DEĞMEZ – KÖŞE YAZISI – MÜRŞİDE OKLU AYHAN

9 Şubat 2026 6 dk okuma
Paylaş:

İnsanın her günü bir olmaz. Bazı günler hafif geçer, bazı günler ağır gelir. Bazı günler canını sıkan olaylarla karşılaşırsın. Küçük dersin, geçer sanırsın. Ama geçmez. Gündüz idare edersin; meşguliyetin vardır, oyalanırsın. Kalabalık yerdesindir, sesler düşünceyi bastırır. Bu düşüncelerin bir de gecesi var. İşte o zaman durum değişir. Ev sessizleşir, ışıklar kapanır ama zihnin kapanmaz. Gündüz küçük görünen ne varsa karanlıkta büyür de büyür…
Yatağa uzanırsın ama dinlenmek için değil, hesaplaşmak için. Söylenmiş bir cümle gelir aklına. Belki sıradan bir söz, belki küçük bir ima. “Yanlış mı anlaşıldım?”, “Keşke öyle demeseydim”, “Ya kalbini kırdıysam?” Aynı sahneyi tekrar tekrar yaşarsın. Bazen öfke, bazen korku, bazen kıskançlık, bazen pişmanlık… Hisler değişir, ama yük aynı kalır. Olay bitmiştir, hayat yerli yerindedir ama sen hâlâ o anın içindesindir.
İşte bardak tam burada ağırlaşır.
Elinde bir bardak su tuttuğunu düşün. Ağırlığı sabittir. Bir dakika tutarsın, sorun olmaz. Bir saat tutarsan, kolun yorulur. Bir gün tutarsan uyuşur. Su değişmez. Değişen şey, onu bırakmama süren olur.
Stres de böyledir. Bir konuyu düşünmek normaldir. Çözüm aramak sağlıklıdır. Tedbir almak olgunluktur. Ama aynı düşünceyi tekrar tekrar zihinde çevirmek, aynı sahneyi yeniden yaşamak, aynı endişeyi büyütmek… işte bu zihinsel yük oluşturur. Sorun çoğu zaman olayın kendisi değildir; onu ne kadar süre taşıdığımızdır.
İnsanın sağlığı yerindeyken bile kendini gereksiz yere üzdüğü anlar vardır. Hastane odalarında neler yaşandığını bilmeden, insanların çektiği acıyı görmeden, her küçük şeyi kendine dert edinenler ne kadar hafif düşündüklerini fark etmezler. Memnuniyetsizlik, şikâyet, şükürsüzlük… Bunlar çoğu zaman dışarıdan görünmeyen içsel bir yük yaratır. Hayatında büyük bir eksiklik yoktur belki, sorunların çoğu çözülmüş, ihtiyacın olan şeyler ellerindedir. Ama insan, sahip olduklarını unutur, küçücük bir ayrıntıyı büyütür. Oysa fark etmesi gereken şudur: Mutluluk da dert de aynı bardak gibidir; onu ne kadar uzun süre avucunda tuttuğun, ağırlığını belirler. Bir süre sonra bırakmasını bilmezsen, kendin taşıyamayacağın yükler üretirsin. Şikâyetler dertleri azaltmaz, aksine çoğaltır, üstüne katlar. Hayatın küçük ağırlıkları karşısında sabretmeyi ve gülümsemeyi öğrenmek, gerçek yaşamın ne olduğunu gösterir. Çünkü huzur, olayların kendisinden değil, onlara yüklediğimiz anlamdan doğar. Her şeyi avucunda sıkı sıkı tutmak yerine, bazen bırakmasını bilmek; her dertten ders çıkarmak, her küçük mutluluğu fark etmek ruhu hafifletir ve insanı gerçekten yaşadığını hissettirir.
Kendine üç soru sor:
Bu gerçekten büyütülecek kadar önemli mi?
Şu an çözebileceğim bir şey var mı?
Yoksa sadece zihnimde mi tutuyorum?
Eğer çözüm yoksa, düşünmeye ara ver. Yürü. Yaz. Dua et. Konuş. Dinle. Müzik aç. Bir kahve molası ver. Düşünmek ile takılı kalmak aynı şey değildir. Farkı öğrenmek ruh sağlığıdır.
Aslında seni yoran çoğu zaman olayın kendisi değildir. Üzüldüğün şeye bakarak değerlendir. Gerçekten neye üzgünsün? Söylenen söze mi, yoksa o sözün sende uyandırdığı değersizlik hissine mi? Geç gelen mesaja mı, yoksa “öncelik değilim” düşüncesine mi? Eleştiriye mi, yoksa yeterli olamama korkuna mı? Öfkeye mi, kıskançlığa mı, pişmanlığa mı? Olay küçüktür belki ama dokunduğu yer büyüktür.
Psikoloji şunu söyler: Zihin bugünü yaşarken geçmişi de devreye sokar. Bir cümle bugüne aittir ama his bazen yıllar öncesine. Tepkin bu yüzden bugünden büyüktür.
Felsefe ise başka bir ayrım yapar: Olan şey ile senin ona yüklediğin anlam aynı değildir. “Bana böyle dedi” ile “Demek ki ben değersizim” aynı cümle değildir. Ama gece ikisini birleştirirsin.
Toplumsal bir tarafı da vardır bunun. Hep güçlü olman, hep doğru tepki vermen, hep kendini kanıtlaman beklenir. Küçük bir söz bile kimliğine yönelmiş bir saldırı gibi hissedilir. Saatler geçer, beden gerilir, uyku kaçar. Sabah olduğunda sorun hâlâ aynı boyuttadır ama sen yorgunsundur.
Oysa yapılması gereken daha sade bir şeydir: Duygu geldiğinde hemen ona inanma.
Önce dur. Adını koy.
“Şu an kırıldım.”
“Şu an değersiz hissettim.”
“Şu an öfkeliyim.”
“Şu an korktum.”
“Şu an kıskandım.”
“Şu an pişmanım.”
Duyguya isim verdiğinde mesafe başlar. Mesafe başladığında yük hafifler. Çünkü artık ne taşıdığını bilirsin. Bazen de avucunda tuttuğun kumu düşün ne kadar sıkar ne kadar tutarsan parmaklarından kayıp gider. Bırakmayı öğrenmek, gücü göstermek değildir; bazen sadece zamanı gelmiştir.
Sonra sabah olur. Perdeden ince bir ışık sızar. Gece boyunca ağır gelen düşünce aynı yerde durur ama artık o kadar büyük değildir. Işık, zihnin büyüttüğünü küçültür. Sabah sana şunu öğretir: Her his kalıcı değildir. Her düşünce gerçek değildir. Her kırgınlık kimliğin değildir.
Belki mesele hâlâ çözülmemiştir ama artık onu omzunda taşımıyorsundur. Önüne koyup bakıyorsundur. Tartıyorsundur. Gerekirse konuşuyor, gerekirse susuyorsundur. Çünkü anlamışsındır: Bazı yükler çözülerek değil, yere konularak hafifler.
Unutma, elindeki bardak hâlâ aynı bardak. Ne gece büyüttü onu ne sabah küçülttü. Değişen sadece senin onu tutma süren oldu. Hayat her gün eline yeni bardaklar verecek. Hepsini taşımak zorunda değilsin. Bazıları içilir, bazıları masaya bırakılır.
Ve insan bazen en çok, elini açtığında hafifler.