KÖŞE YAZISI Mürşide Ayhan Oklu Köşe Yazarı

GENÇLER EVLENMİYOR MU, EVLENEMİYOR MU? – Mürşide Oklu Ayhan

29 Mart 2026 8 dk okuma
Paylaş:

Geçen gün sitemizde akşamın ilerleyen saatlerinde gökyüzü bir anda aydınlandı. Önce kısa bir uğultu duyuldu, ardından karanlığı yaran renkli ışıklar… Havai fişekler art arda patlıyor, geceyi adeta bir ışık seli kaplıyordu. Balkonlara, pencerelere insanlar birer birer çıktı. Herkes birbirine baktı:

“Ne oluyor, düğün mü var, bayram mı kaçırdık?”
Bir anlık şaşkınlık, yerini meraka bıraktı. Kısa süre sonra gerçeği öğrendik. Genç bir delikanlı, sevdiği kıza evlilik teklif ediyordu. Gökyüzüne bırakılan her ışık, aslında bir soruydu. Cevabı kalabalığın sessizliği içinde aranan bir soru…
Balkonlardan izleyen bizler de farkında olmadan o anın parçası olduk. Alkışlar yükseldi, tebessümler yayıldı. Birkaç dakika boyunca herkes, tanımadığı iki insanın mutluluğuna ortak oldu. Kısa ama yoğun bir sahneydi bu. İnsan, böylesi anlarda ister istemez şunu düşünüyor: Hayat, aslında küçük anların toplamı mı?
Ama o ışıkların ardından aklımda başka bir düşünce kaldı. Daha sönmeyen, daha ağır bir düşünce…
Son günlerde, hatta yıllardır tekrar edilen bir cümle var:
“Şimdiki gençler evlenmiyor.”
Bayramlarda, aile ziyaretlerinde, komşu sohbetlerinde bu cümle neredeyse kaçınılmaz bir yere dönüşmüş durumda. Çaylar içilirken sohbet bir noktada mutlaka oraya geliyor. Ve ardından o tanıdık sorular:
“Eee, sen ne zaman evleniyorsun?”
“Yaş geçiyor artık.”
“Bir yuva kurmanın vakti gelmedi mi?”
Bu sorular çoğu zaman kötü niyetle sorulmuyor. Bir alışkanlığın, bir toplumsal refleksin parçası. Ama gençler açısından bakıldığında, bu sorular bazen bir motivasyon değil, görünmeyen bir baskıya dönüşüyor.
Gençler genellikle gülümseyerek geçiştiriyor bu soruları. Konuyu değiştiriyor, kısa bir şaka yapıyor ya da sessiz kalmayı tercih ediyor. Fakat o sessizliğin içinde bir gerçek saklı: Birçoğu evliliğe karşı değil, evliliği mümkün kılacak şartların giderek zorlaşmasına karşı duruyor.
Çünkü mesele istememek değil, yapabilmek.
Eskiden evlilik, hayatın doğal bir aşaması olarak görülürdü. Okul biter, iş bulunur, yuva kurulur… Bu zincir çoğu insan için oldukça nettir. Bugün ise bu zincir kırılmış durumda.
Genç bir insanı düşünelim:
· Düzenli ama güvencesiz bir işi var
· Kira ödemek zorunda
· Geleceği öngöremiyor
· Aylık gelir gider dengesi sürekli değişiyor
· Birikim yapmaya çalışıyor ama çoğu zaman başaramıyor
Böyle bir tablo içinde evlilik, romantik bir hedef olmaktan çıkıyor; ekonomik ve sosyal bir risk hesabına dönüşüyor.
Artık gençler için evlilik “isterim” cümlesinden çok “nasıl yapabilirim?” sorusuna dönüşmüş durumda.
Bugünün gençleri sadece ekonomik zorluklarla değil, aynı zamanda şehir hayatının görünmeyen baskısıyla da mücadele ediyor.
Büyük şehirler hızlıdır. Ama bu hız, aynı zamanda tüketicidir. Sabah erken kalkılan, uzun yolculuklarla işe gidilen, kalabalık içinde kaybolunan bir düzen… Günün sonunda geriye çoğu zaman sadece yorgunluk kalır.
Bir ev kurmak artık sadece bir ev bulmak değildir. O evin içinde bir hayat kurmak gerekir. Düzen, huzur, güven ve sürdürülebilir bir gelecek…
Fakat modern yaşam, çoğu zaman insana ne yeterli huzuru ne de yeterli zamanı bırakır. Gençler sürekli “yetmeye çalışan” bir hayatın içinde sıkışır.Bugün gençlerin evlilik konusuna yaklaşımını etkileyen bir başka unsur da göz ardı edilemez: artan boşanma oranları ve göz önünde yaşanan ilişkisel kırılmalar. Etraflarında dağılan evlilik hikâyeleri, gençlerin zihninde ister istemez bir soru işareti bırakıyor: “Başlayan her şey gerçekten sürdürülebilir mi?”
Buna bir de sosyal medyanın parlak ve kusursuz görünen hayatları eklenince tablo daha da karmaşıklaşıyor. Filtrelenmiş mutluluklar, özenle kurgulanmış ilişkiler ve sürekli “ideal hayat” sunumu, gerçek yaşamın doğal zorluklarını gölgede bırakıyor. Gençler bir yandan kırılgan örnekleri görürken, diğer yandan kusursuz gibi sunulan hayatlarla kendi gerçeklerini kıyaslıyor. Bu ikili baskı, evliliği sadece ekonomik değil, aynı zamanda duygusal bir “risk hesabına” dönüştürüyor.

Evliliğin önündeki en büyük engel artık gizli değil: ekonomi.
Bir ev kurmanın maliyeti yalnızca düğün masrafından ibaret değildir. Asıl yük, hayatın tamamına yayılır:
· Yüksek kiralar
· Ev eşyaları
· Taşınma ve yerleşme giderleri
· Düğün ve organizasyon masrafları
· Ve en önemlisi: sürekli belirsizlik

Özellikle büyük şehirlerde kira bedelleri çoğu zaman tek bir maaşın yarısını, hatta daha fazlasını tüketmektedir. Böyle bir tabloda gençlerin zihninde aynı soru tekrar eder:
“Ben bu şartlarda nasıl bir yuva kurabilirim?”
Bu soru bir isyan değil, bir gerçeklik tespitidir.
Evliliğin temelinde istikrar vardır. Oysa bugün birçok genç için istikrar, neredeyse kaybolmuş bir kavramdır.
Geçici işler, değişken gelirler, sözleşmeli çalışma düzenleri… Geleceği net olmayan bir yaşam içinde uzun vadeli kararlar almak giderek zorlaşır.
Bir insan sabah işe gidip akşam “yarın ne olacak?” sorusunu taşıyorsa, o insanın hayat planı kurması beklenemez.
Evlilik ise tam tersine, uzun vadeli bir sorumluluk ister. Bu nedenle gençler çoğu zaman evlilik kararını ertelemek zorunda kalır.
Ve erteleme, zamanla bir alışkanlığa dönüşür.
Birçok genç için hayatın ortak döngüsü şöyledir:
· Önce iş bulunacak
· Sonra biraz birikim yapılacak
· Sonra ev kurulacak
· Sonra evlilik olacak
Ama bu “sonra”lar hiç bitmez. Çünkü her “sonra”, yeni bir ekonomik gerçeklikle ertelenir.
“Sonra” bazen birkaç yıl, bazen bir ömür sürer.
Ve en tehlikelisi şudur: İnsan erteledikçe alışır.
Sorun sadece ekonomik değildir. Bugünün gençleri aynı zamanda ciddi bir psikolojik baskı altındadır.
Sürekli karşılaştırmalar, sosyal medya etkisi, “geri kalma” korkusu ve belirsizlik duygusu… Bunlar gençlerin zihinsel yükünü artırır.
Bu ortamda evlilik bir “istek” olmaktan çıkar, bir “yeterlilik testi”ne dönüşür:
“Hazır mıyım?”
“Yapabilir miyim?”
“Altından kalkabilir miyim?”
Bu sorular arttıkça karar vermek kolaylaşmaz, zorlaşır.
Aileler ve çevre genellikle iyi niyetlidir. Ancak iyi niyetli sorular bile baskıya dönüşebilir:
“Artık yaşın geldi.”
“Herkes evlendi, sen ne yapıyorsun?”
Bu tür cümleler gençleri harekete geçirmekten çok, daha çok içe kapanmaya itebilir. Çünkü evlilik, baskıyla değil, hazırlıkla verilen bir karardır.
Belki de meseleyi yanlış soruyoruz.
“Gençler neden evlenmiyor?” demek kolaydır.
Ama daha doğru soru şudur:
“Gençler evlenebilecek bir hayat kurabiliyor mu?”
Çünkü insan önce yaşayabileceği bir hayat arar. Güven, istikrar ve gelecek hissi bulduğunda zaten bir yuva kurmanın yolunu bulur.
O gece gökyüzünü aydınlatan havai fişekler, sadece bir evlilik teklifini değil, bir umudu da temsil ediyordu. Kısa süreli bir mutluluk, kısa süreli bir heyecan…
Ama aynı gökyüzünün altında, ertelenen hayatlar da var.
Belki de asıl mesele şudur:
Gençler evlenmeyi değil, “hayat kurmayı” erteliyor.
Ve hayat kurmak zorlaştıkça, evlilik sadece bir tören değil, uzak bir ihtimal haline geliyor.
O yüzden bugün balkonlardan izlediğimiz o ışıklar bize sadece bir aşk hikâyesini değil, daha büyük bir soruyu da hatırlatıyor:
Bir toplum, gençlerine sadece evlenin demekle yetinebilir mi…
Yoksa önce onların “kurabileceği bir hayat” mı inşa etmesi gerekir?
Çünkü ışıklar gökyüzünde ne kadar parlak olursa olsun, eğer yeryüzü karanlıksa, hikâye hiçbir zaman tamamlanmış sayılmaz.