KÖŞE YAZISI Mürşide Ayhan Oklu Köşe Yazarı

ÖFKE ÇAĞINDA ÇOCUK BÜYÜTMEK

21 Ocak 2026 5 dk okuma
Paylaş:

Büyümekte olan bir torunum var ama içimde de büyük bir kaygı. Onun yüzüne her baktığımda geleceğini de görmek istiyorum hissine kapılıyorum. Öpe koklaya büyüttüğümüz çocuklarımız ya bir gün bir kavgaya karışırsa, ya akran zorbalığına uğrarsa diye içimde hep bir tedirginlik var. Mutlaka çocuğu olan her ailenin böyle kaygıları vardır. Gözümün önüne hep aynı soru geliyor: Bu dünyada çocuklarımızı nasıl koruyacağız?
Daha birkaç gün önce “Ne bakıyorsun?” demekten çıkan bir kavgada iki genç tartışıyor, biri ölüyor. Ne kadar acı bir durum. Yüreklerimiz yanıyor. Böyle olaylar ilk değil. Neler oluyor bu gençlere?
Sadece gençler değil; toplumun her kesiminde bir öfke var. Her yerde: sokaklarda, evlerde, okullarda. Çok kaygı verici bir durum. Gençler neden bu kadar öfkeli? Neden öfkeleri şiddete dönüşüyor?
Aileler, öğretmenler çocukların kendilerini dinlemediğinden, saygısızlıklarından şikâyet ediyorlar. Hiçbir şeyden memnun olamadıklarını dile getiriyorlar. Çocuklarımız önünü alamadığımız azgın sele dönüşmüş gibiler. Ne söylesek eksik ne yapsak yetmiyor.
Suça sürüklenen çocuklar var artık. Uyuşturucuya bulaşan, bağımlı olan gençler…. Daha oyun çağında olması gereken çocuklar, adliye koridorlarında, karakol kapılarında, hastane odalarında karşımıza çıkıyor.
Henüz hayatın başındalar ama hayat onlardan çoktan vazgeçmiş gibi.
Bir anne bir oğlunu, bir baba bir kızını kaybediyor. Biz sadece bir haber daha okuyoruz. İçimiz yanıyor ama bir süre sonra unutuyoruz.
Sosyal medyada birbirini hiç tanımayan insanlar, birbirlerine öfke ve kin dolu cümlelerle saldırıyor. İçlerindeki bütün kötülüğü kusuyor gibiler. Sanki ekranın arkasında bir insan yokmuş gibi konuşuyorlar. Sanki her kelime bir canı acıtmıyormuş gibi… Olumlu hiçbir şey yok; hep negatif, hep agresif, hep hakaret.
Küfür artık bir alışkanlık oldu. Dikkatinizi çekiyordur sizin de. Küfürlü bir dil, her geçen gün daha fazla normalleşiyor. Küfürler, büyük küçük herkesin dilinde. Bir fikre katılmıyoruz, küfrediyoruz. Trafikte biri hata yapıyor, küfrediyoruz. Takımımız yeniliyor, küfrediyoruz. Çünkü konuşmayı değil, saldırmayı öğrendik. Oysa fikirler küfürle değil, kelimelerle çarpıştığında anlam kazanır.
Bizler buna her gün biraz daha alışıyoruz.
Trafikte, sosyal medyada, hatta bazen evin içinde… Bu dilin ne kadar yaygınlaştığını görebiliyoruz. Küfür, sadece bir dil alışkanlığı değil, bir acının, bir çaresizliğin dışavurumudur. İnsanlar, öfkesini, kırgınlığını anlatmanın başka bir yolunu bulamıyor. O yüzden bu sert dille kendini ifade etmeye çalışıyor. Ama küfür sadece bir söz değil. Şiddeti besliyor. Dil sertleştikçe kalp de sertleşiyor.
Sonra da “neden bu kadar şiddet var?” diye şaşırıyoruz.
Daha düne kadar aileler çocuklarına “Sana vuran olursa sen de ona vur, pısırık olma” diye tembih ederdi. Sokakta ezilmesin, dayak yemesin isterlerdi. Bugünse aynı ağızlardan “Aman kimseye karışma, yardım etme, kavgayı ayırmaya kalkma” çıkıyor. Bir zamanlar çocuklarını güçlü kılmak isteyenler, şimdi onları korkuyla büyütüyor. Cesaret ayıp, dayanışma tehlike, insanlık ise başa bela sayılıyor artık.
Çünkü iş yok. Çünkü gelecek yok. Çünkü umut yok. Çünkü adalet yok. Çünkü ne kadar çalışsalar da karşılığını alamıyorlar. Çünkü ne kadar hayal kursalar da yarım kalıyor. Çünkü kimse onları gerçekten duymuyor. Biriken her şey bir gün birine patlıyor. En yakına. En zayıfa. En masuma. Artık yumruk atmıyorlar. Bıçak çekiyorlar. Silah sıkıyorlar.
Ne gibi önlemler alabiliriz diye sormadan bu iş bitmez. Önce dili yumuşatmalıyız. Küfrü normalleştirmemeliyiz. Çocuklara öfkeyi değil, öfkeyle baş etmeyi öğretmeliyiz. Her şiddet haberinde “bana dokunmayan yılan” demekten vazgeçmeliyiz. Çünkü bir gün mutlaka dokunuyor. En yakınımıza. En masumumuza.
Olanlar çok üzücü ama sadece üzülmek yetmez. Çare arayalım.
Öğretmenlik yıllarımda herkesin “problemli” diye damgaladığı bir öğrencim vardı. Sürekli kavga ediyor, bağırıyor, sınıfı birbirine katıyordu. Herkes cezadan söz ediyordu. Bir gün onu yanıma aldım. Bağırmadım. Tehdit etmedim. Sadece dinledim. Bir süre sonra ağladı ve “Evde annem babam her gün kavga ediyor, kimse beni dinlemiyor öğretmenim” dedi. O gün anladım ki biz çocukları susturarak değil, dinleyerek kurtarıyoruz. O günden sonra mucize olmadı ama bıçak gibi kesilen kavgaları oldu. Çünkü biri ona ilk kez insan yerine koymuştu.
Çocuklarımızı gerçekten dinleyelim. Yargılamadan, susturmadan, küçümsemeden…
Bir çocuğu kaybetmek için artık uzun hikâyeler gerekmiyor; küçük bir anlık öfke yetiyor. Bu gidişe “normal” dersek, yarın bir mezar başında yine sadece ağlarız. O yüzden susmayalım, görmezden gelmeyelim, “bana dokunmayan yılan” demeyelim. Çünkü o yılan artık hepimizin evine girdi. Ama hâlâ geç değil. Bir çocuğun kalbine dokunabiliriz, bir genci gerçekten dinleyebiliriz, bir öfkeyi büyümeden söndürebiliriz. Küfrün yerine sözü, korkunun yerine şefkati koyabiliriz. Çünkü iyilik de bulaşıcıdır. Bugün bir çocuğa “yalnız değilsin” dersek, yarın belki bir bıçağı, bir silahı, bir mezar taşını eksiltmiş oluruz. Her şey, küçük bir insanlık adımıyla başlar.