RAMAZANDA BİRCAMİ AVLUSUNDAYIM – KÖŞE YAZISI – Mürşide Oklu Ayhan
Her zaman olduğu gibi mübarek günler geldiğinde gönülleri dolduran huzuru paylaşmak için Ankara’da bulunan Hacı Bayram Veli Hazretleri’ni ziyaret ettim. Ramazan ayının ilk günleriydi. Cuma’nın da tesiriyle avlu kalabalıktı. Eller semaya açılmış, dudaklar kıpır kıpır; herkes kendi kalbinin yükünü göğe bırakma telaşındaydı. Taş zemine vuran adımlar güvercinlerin kanat sesine karışıyor, minarelerden yükselen ezan şehrin telaşını bir anlığına susturuyordu. Kalabalığın ortasında insan, kendi iç sesiyle karşılaşıyor. Ramazan işte tam orada başlıyor: Kalpte.
Bu avluya annemle gelirdik… Ankara’ya her gelişinde mutlaka uğrar, türbenin kapısından içeri girerken yüzüne yerleşen o sükûnetle âdeta başka bir zamana geçerdi. Duaya durduğunda bakışları derinleşir, sesi yumuşardı. İnancın insana verdiği vakar, onun yüzünde bir nur gibi dururdu. Annemin vefatının üzerinden bir yıl geçti. Bu Ramazan aynı taşlara tek başıma basarken içimde hem eksiklik hem minnet vardı. Onu rahmetle andım. İnsan annesini kaybedince, duasının ne büyük bir emanet olduğunu daha iyi anlıyor.
Hacı Bayram Camii’ne ilk gelişim ise yıllar öncesine dayanır. Ankara’ya da ilk gelişim. Düğün salonundan gelinlikle çıkıp gecenin serinliğinde buraya gelmiştim. Gelenekmiş; yeni evlenen çiftler uzun ve huzurlu bir evlilik için burada dua edermiş. O gece içimde hem sevinç hem ürperti vardı. Bir hayata başlıyordum ama o hayatın yükünü taşıyabilecek miyim diye de içten içe soruyordum kendime.
Tam o sırada yaşlı bir ihtiyar yavaş adımlarla bana doğru yaklaşmıştı. Yüzünü karanlıkta seçemiyordum. Elini uzatmış, titrek bir sesle dua ediyordu. O an içimde tarif edemediğim bir his belirdi. “Ak sakallı bir ermiş” çıkmış karşıma sandım. Hemen ellerine sarılıp öptüm; çünkü benim mutluluğum için dua ediyordu.
Bir elinde Kur’an-ı Kerim ve dua kitaplarını göğsüne bastırmıştı hem geçimini hem umudunu taşıyordu. Sonradan rızkını böyle temin eden biri olduğunu öğrendim. Sandığım gibi bir ermiş değildi belki; ama ettiği dua gerçeğin ta kendisiydi. “Yuvan huzurlu olsun” dedi. Bu söz, yıllar boyunca evimin eşiğinde görünmez bir dua gibi durdu.
Genç kalbim o an kısa bir hayal kırıklığı yaşamış olabilir. Fakat zaman insana başka bir göz veriyor. Yıllar geçtikçe şunu anladım: O gece karşıma çıkan şey bir insanın kimliği değil, niyetin berraklığıydı. Bazen hakikat, en sade suretle karşımıza çıkar. Keramet aradığımız yerde değil; samimiyetin bulunduğu yerde tecelli eder.
Hacı Bayram Veli’nin ilahisindeki gibi:
Nagehan ol şâra vardım
Ol şârı yapılır gördüm
Ben dahi bile yapıldım
Taş u toprak arasında
Ansızın bir şehre varıyoruz. O şehrin kalbimiz olduğunu çoğu zaman geç anlıyoruz. İnsan hayatın içinde fark etmeden inşa ediliyor; sevinçle büyüyor, kayıpla derinleşiyor, sorumlulukla ağırlaşıyor, dua ile hafifliyor.
Bir Gönül Mimarıdır Hacı Bayram Veli.1352’de Ankara’da doğan Hacı Bayram Veli’nin asıl adı Numan’dı. Rivayete göre Somuncu Baba’ya bir Kurban Bayramı günü intisap etmiş ve o manevî doğuşun hatırası olarak “Bayram” adını almıştı. Tasavvufta bayram, nefsin kurban edildiği gündür. Belki de bu yüzden onun adı Bayram’dı; çünkü insanlara dışarıdaki şenliği değil, içlerindeki dirilişi hatırlatıyordu. “Gönül yapmaya geldim” sözü, asırlar sonra bile kalplere yol gösteriyor.
Hacı Bayram Veli hakkında anlatılan ibretlik bir menkıbe vardır. Dergâhı zamanla kalabalıklaşır. Kimisi gerçekten hakikat arayışıyla gelir, kimisi menfaat umuduyla… Kalabalık büyüdükçe niyetler de birbirine karışır.
Bir gün büyük bir çadır kurdurur. İçeri bir koyun aldırır ve müritlerine seslenir:
“Bu yol kolay değildir. Bu yola baş koyan, canını vermeye hazır mıdır?”
Birer birer çadıra girenler olur. İçeriden bıçak sesi duyulur. Çadırın kenarından kan sızdığı görülür. Kalabalığın bir kısmı korkuyla dağılır. Cesaretle geldiğini sananların yüreğine tereddüt düşer. Sonunda çadır açıldığında kesilenin bir koyun olduğu anlaşılır.
Rivayet edilir ki Hacı Bayram Veli şöyle der:
“Ben sizin canınızı değil, nefsinizi istedim.”
Bu menkıbenin tarihî kesinliği tartışılabilir; fakat verdiği mesaj açıktır. Hakikat yolu kalabalıkla değil, teslimiyetle yürünür. İnsanın asıl imtihanı dışarıdaki korkuyla değil, içindeki nefisle yüzleşmesidir.
Belki de asıl mesele şudur: İnsan kalabalıkların arasında yürürken kendini hakikate yakın sanır. Oysa hakikat, alkışın sustuğu yerde başlar. Nefsin sustuğu, iddianın söndüğü, “ben” in küçüldüğü yerde…
Hacı Bayram Veli’nin menkıbesi bize bir korku hikâyesi anlatmaz; bir arınma çağrısı yapar. Çünkü bu yol, görünmek için değil, görünmemek içindir. Sahip olmak için değil, vazgeçmek içindir.
Asıl ermiş, duası kabul olan değil; duasında kendini feda edebilen olandır.
Ramazan da böyledir. Açlıkla hırsımız törpülenir, susuzlukla sabrımız büyür. Sofralar sadeleşirken kalpler genişler. İnsan eksildikçe çoğalmayı öğrenir. Bir annenin duası, bir ihtiyarın temennisi, bir gelinin heyecanı aynı gönül şehrinde buluşur.
O avluda şunu fark ettim: Ben de yapıldım. Gençliğin saflığıyla, evliliğin sorumluluğuyla, annemin duasıyla…
Her biri içimde bir tuğla oldu. Hayat acele etmiyor; insanı sabırla inşa ediyor.
Yıllar sonra aynı avluda o sahne yeniden canlandı gözümde. Ramazan, insanın içindeki perdeleri aralıyor. Suretin cazibesini, unvanın ihtişamını, görünüşün aldatıcılığını sorgulatıyor. Geriye niyet kalıyor; kalbin titremesi kalıyor. O gün annemin duasıyla o yaşlı adamın duası sanki aynı semada buluştu. Gökyüzü ayrım yapmıyor. Eller farklı olsa da yakarış birdir.
Belki de asıl imtihan, karşımıza çıkan insanlarda keramet aramak değil; kendi kalbimizin neye meylettiğini fark etmektir. Biz surete mi bakıyoruz, yoksa niyete mi?
Ramazan ansızın gelir. Bir şehir gibi… O şehrin içinde insan bazen bir gelin, bazen bir evlat, bazen yaslı bir kalp olarak yürür. Ama her yıl aynı hakikati fısıldar: İçindeki bayramı kurmadan dışarıdaki bayram gelmez.
Ramazan geldiğinde şehir değişmez; insan değişme imkânı bulur.
O gün anladım: Hakikat, kabul edilen duada değil; arınan kalptedir.
