KÖŞE YAZISI Mürşide Ayhan Oklu Köşe Yazarı

SEVGİNİN ZAMAN YOLCULUĞU – MÜRŞİDE OKLU AYHAN

16 Şubat 2026 8 dk okuma
Paylaş:

Yılbaşından sonra gözler 14 Şubat’a çevrildi. Ticaretle uğraşanlar hedefini çoktan belirledi: Sevgililer Günü. Nasıl edip de sevgililere para harcatalım, hangi ürünleri aldırırız, hangi kampanyalarla cezbedebiliriz diye düşünüp duruyorlar. Bu gün bitince sırada Ramazan ayı ve bayramı var, ona odaklanacaklar.”
14 Şubat, kırmızı kalplerin, çiçeklerin ve anlamlı mesajların yıldızlaştığı gün olarak hayatımıza giriyor. Mağazaların vitrinleri kırmızıya bürünür, çiçekçiler hareketlenir, sosyal medyada mesajlar akar. Çikolatalar raflardan kaybolur, özel menüler hazırlanır. İnsanlar, sevgilerini göstermek için hediyeler alır, el yapımı kartlar hazırlar veya sessiz bir akşam planlar. Ama 14 Şubat’ın kökeni, bugünkü gösterişli kutlamalardan çok daha eskiye dayanıyor. Bu gün, insanlığın sevgiye dair tarihsel yolculuğunu ve aşkın zaman içinde nasıl evrildiğini gösteriyor. Peki, insanlık var olduğundan beri sevgi hep vardı mı? Evet. Ama biçimi, yoğunluğu ve ifadesi tarih boyunca değişti.
İlk insanlar, hayatta kalmak için birbirine bağlıydı. Açlık, tehlikeler ve soğuk bir dünyada, sevgi hayatta kalmanın bir aracıdır. Bir anne çocuğunu korur, topluluk üyeleri birlikte avlanır ve yiyeceklerini paylaşırdı. Sevgi, romantik bir duygu değil, somut bir hayatta kalma mekanizmasıydı.
Bir grup insanın birlikte ateş yakıp geceyi geçirmesi, çocuğun korunması, yaşlı bir bireyin desteklenmesi… Tüm bu eylemler, sevginin ilk biçimleri olarak hayatta kalmayı garantiliyordu. İlkel toplumda sevgi, görünmez bir bağ değil, eylemlerle yaşanan bir güçtü. İnsanlık tarihinin erken dönemlerinde bu bağlar, güven ve dayanışma için gerekliydi. Sevgi, aynı zamanda ritüellerde kendini gösteriyordu: doğum, avlanma ve hasat gibi topluluk etkinliklerinde insanların birbirine olan bağlılığı pekişiyordu.
Antik uygarlıklarda sevgi, hem kültürel hem de dini bir boyut kazanmıştı. Afrodit, Venüs, Ishtar gibi tanrıçalar, aşkın ve arzusun simgesi oldu. İnsanlar, bu tanrı ve tanrıçalar aracılığıyla sevgiyi anlamlandırmayı öğrendi. Tanrılara sunulan hediyeler, dualar ve ritüeller aracılığıyla insanlar hem aşkı kutsuyor hem de kendi topluluk bağlarını güçlendiriyordu.
Antik Roma’da Lupercalia festivali, aşk ve doğurganlığı kutlardı. Her yıl 15 Şubat’ta düzenlenen festivalde gençler eşleştirilir, şehirler neşe ve renk içinde yaşardı. Festival, aşkı hem kutlama hem de yaşamın ritüeli hâline getiriyordu. Bu ritüeller, aşkın toplumsal bir bağ olarak güçlenmesini sağladı. İnsanlar, renkli törenler, müzik ve dans eşliğinde hem duygularını hem de toplumsal dayanışmayı ifade ediyordu.
Katolik Kilisesi zamanla bu pagan ritüelleri Hristiyanlaştırdı ve 14 Şubat’ı Aziz Valentine günü olarak ilan etti. Aziz Valentine, Roma İmparatoru Claudius II’nin evlilik yasağına rağmen gizlice çiftleri evlendirdiği için tutuklandı ve idam edildi. Onun cesareti, aşkın ve bağlılığın sembolü hâline geldi. İnsanlar, Valentine’in fedakârlığını efsaneleştirerek, bu günü romantizmin simgesi olarak benimsemeye başladı
Orta Çağ’da aşk, bireysel ve idealize bir hâl aldı. “Courtlylove” (soylu aşk) geleneği, romantizmin edebiyat ve kültürde yer bulmasını sağladı. İnsanlar, sevgilerini küçük notlarla, şiirlerle veya hediyelerle ifade etmeye başladı. Aşk artık sadece hayatta kalmayı veya toplumsal bağları sağlamak için değil, bireyin duygusal bir deneyimi olarak da önem kazanıyordu.
Aziz Valentine’in fedakârlığı halk arasında efsaneleşti. Kuşların çiftleşmeye başladığı gün, aşkın ritüeli ile doğanın döngüsü arasında bir bağ kuruldu. Orta çağda insanlar birbirine el yapımı kartlar, küçük hediyeler ve şiirler göndererek sevgilerini gösterdi. Bu gelenek, günümüzün Sevgililer Günü ritüellerinin temeli oldu. O dönemde romantizm hem doğa hem de insan ilişkileriyle iç içe bir deneyimdi.
14 Şubat, hediyelerin ve küçük jestlerin günüdür. Çiçek buketleri, çikolatalar, anlamlı notlar… Her seçim bir mesaj taşır: “Seni düşünüyorum, senin için vakit ayırdım, seni önemsiyorum.” Küçük el yapımı kartlar, sevdiğinizin favori çiçeğinden oluşan mini buketler veya birlikte geçirilen sessiz bir akşam… Bu tür jestler, pahalı hediyelerden daha derin anlam taşır. Hediyeler, sevgiyi ölçmek için değil, paylaşmak ve göstermek için değer kazanır.
Pahalı hediyeler öne çıkabilir; çiçekler, mücevherler, lüks eşyalar… Ama gerçek sevgi, bir milyonluk kolyelerle değil, düşünce ve özenle ölçülür. Hediyeyi vermek, sevgiyi göstermek için değil, paylaşmak için anlam kazanır. Sevgi, paketlenmiş bir kutuda değil, kalpten gelen dikkat ve özenin her küçük eyleminde saklıdır
14 Şubat, sevgilisi olmayanlar için bazen sessiz bir hüzün günüdür. Mağazalardaki kırmızı vitrinler ve sosyal medyadaki çift paylaşımları yalnızlık hissini artırabilir. Geçmiş ilişkilerin anılarını hatırlatabilir veya kıyaslama hissi doğurabilir. Ancak yalnızlık, kendini keşfetmek ve kendine özen göstermek için bir fırsattır.
Sabah pencere kenarında çay içmek, sevdiğiniz bir kitabın sayfalarını çevirmek, eski bir dostla mesajlaşmak veya doğada yürümek… Tüm bu ritüeller, içsel mutluluk yaratır. Sevgi, sadece romantik bir partnerle sınırlı değildir; doğa, dostluk, aile ve kendi içimizdeki şefkatle de hissedilebilir. 14 Şubat, kendi kendine sevgi göstermeyi hatırlamak için bir fırsat sunar.
Büyük şehirlerde vitrinler kırmızıya boyanır; ilçelerde, kasabalarda ve köylerde Sevgililer Günü daha sade ve samimidir. Çiçekçiler sınırlı ürün sunar, kafeler özel menüler hazırlamaz. Kutlama genellikle bireysel ve basit ritüellerle gerçekleşir: birlikte kahve içmek, küçük bir çiçek vermek veya evde hazırlanan bir akşam yemeğini paylaşmak. Sosyal medya etkisi sınırlıdır; gösterişli paylaşımlar yerine, sevgi çoğunlukla gözle görülmeyen küçük jestlerde yaşanır.
Gerçek değer, biçimden çok özde yaşanır. Büyük şehirlerin gösterişli kutlamaları etkileyici olabilir, ama gerçek aşk gözle görülmeyen, sessiz ama sürekli ritüellerde saklıdır.
Ve 14 Şubat geçer. Vitrinler kırmızıyı bırakır, çiçekler soldur, çikolatalar azalır, sosyal medya sessizleşir. Ama aşk sadece o günle sınırlı değildir. Gerçek sınav ertesi gün başlar.
Sabah kahvaltısında yan yana oturmak, birlikte işe veya okula yetişmek, günlük telaşları paylaşmak… İşte aşkın gerçek yüzü burada ortaya çıkar. Küçük jestler, tatlı bakışlar, sessiz destekler, tartışmaların ardından gelen barışlar… Bunlar aşkın görünmez ama kalıcı izleridir. Hediyeler ve kutlamalar güzel başlangıçtır, ama aşkın gerçek ölçüsü, bu hediyelerin ardından gelen dikkat, özen ve sabırda ortaya çıkar. Küçük sürprizler, bir mesaj, bir kahve, beraber yapılan basit işler… Bunlar, bir ilişkinin temel taşlarını oluşturur.
Sevgi, sadece romantik partnerlerle sınırlı değildir. Komşuya uzanan yardım eli, yaşlı bir dostun yanında geçirilen sessiz saatler, bir çocuğun gözlerindeki mutluluk… Tüm bunlar sevgiyi gösterir. Günlük hayatın küçük detaylarında sevgi gizlidir, bazen farkına bile varmadan büyür. Birlikte yapılan basit işler, bir yemeği paylaşmak, küçük tartışmaların ardından gelen barışlar… İşte aşk budur; yüksek sesle başlamayan ama sessizce büyüyen güç.
Sevgi, insanlığın ortak dili, dinlerden bağımsız bir güçtür. Hristiyan veya Müslüman, Doğu veya Batı… İnançlar yol gösterebilir, sınırlar koyabilir ama sevgi kendisi hiçbir dine bağlı değildir. 14 Şubat bize hatırlatır ki, gerçek aşk ve şefkat, fark gözetmeden yaşanır; her gün gösterilen özen ve dikkatle, tüm farklılıkları aşarak büyür.
Gösterişli vitrinler geçer, gerçek sevgi her gün kendini gösterir. Göstermeli…