KABAK TADI – YILMAZ AYDIN
“Kabak tadı vermek” deyimi, bir işin, sözün veya durumun sürekli tekrarlanması sonucu bıkkınlık, usanma ve sıkıntı yaratması anlamına gelir…
Genellikle aşırı uzayan, monotonlaşan veya tadı kaçan durumlar için kullanılan mecaz bir ifadedir. Osmanlı döneminde öğrencilerin uzun süre kabak yemeği yemekten bıkması rivayetine dayanır.
Gelelim günümüzdeki yaşantılarda “kabak tadı” veren olaylar dizisini sırasıyla gözden geçirerek, dersler çıkaralım. Bireysel, ailesel ve toplumsal olarak bu olumsuz girdaptan nasıl çıkacağımızın yollarını arayalım.
Öncelikle ekonomimizdeki “enflasyon” sarmalının bitmek bilmeyen sıkıntısını, yarattığı toplumsal, sosyal, ekonomik ve siyasal yıkıntısını yaşamaktan ülke olarak bıktık, usandık.
Yahu! Enflasyon kasamızdaki veya cebimizdeki paranın durduk yerde değerinin yitip gitmesi, yabancı paralar karşısında erimesi, ülkemizin alım gücü olarak yoksullaşması demek… Dolar, Euro 50-55 Türk lirasına tekabül ediyor. Ülkemizin dünyayla rekabette her yıl gerilere düşmesine, her alanda itibarımıza ciddi zarar veriyor.
Elbette bu durum sürdürülebilir değildir, olamaz… Kısır döngü olan enflasyon belasının ortadan kaldırılması ancak ve ancak toplumsal mutabakatla ve inançla olacağı söz konusudur.
Gelin hep beraber enflasyonun sebeplerini analiz ve sentez yaparak ekonomik hastalığa neşter vuralım…
Enflasyon; üretim ve tüketim dengesinin bozulmasıdır. Bir ülkede üretim az, tüketim çoksa en büyük nedendir. Ekonomide arz ve talep ana unsur olarak karşımıza çıkıyor.
Gelişmiş ve medeni ülkelerde arz ve talep yani üretim ve tüketim yönünden mutlaka denge vardır, devamlı göz önünde tutulmak ve toplum kesimlerinde etik sorumluluk hepimizin malumudur. Siyasetçisinden, sıradan vatandaşına kadar sorumluluk ve tutumluluk duyguları takdire şayandır. Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya gibi gelişmiş ve medeni ülkelerde devlet ve millet iş birliği had safhadadır. Böyle ülkelerde ekonominin yanı sıra eğitim, teknoloji ve bilim her konuda gelişim yönünden şaha kalkmaktadır.
Bize gelince enflasyonla beraber ekonominin olumsuz seyretmesinde; siyasetçisinden, sokaktaki sıradan vatandaşına kadar hepimizin kabahati vardır. Örneğin; kolay yoldan para kazanmak, köşeyi dönmek, ticarette kazıklamak, kazıklanmak, israf, gösteriş, şatafat gibi olumsuzluklar ekonomide bizleri çıkmaz yola sokmaktadır…
Bir de her alanda adaletsizlikler, liyakatsizlikler, eğitimsizlikler, sorumsuzluklar olumsuzlukların çığ gibi büyümesine, içinden çıkılmaz sonuçlara yol açmaktadır…
Ülkemizde son yıllarda ayyuka çıkan şiddet olayları da hepimizde endişe yaratarak kabak tadı verdi. Kadın, çocuk katliamları ve akran şiddeti son zamanlarda tırmanış göstererek toplumsal dengeyi sarsacak düzeye ulaştı. Türk toplumunun değer yargıları bozulmaya yüz tutarak insanların arasındaki sevgi, saygı, hoşgörü ve güven erozyonuna sebep oldu.
Toplumsal değerlerin yıldan yıla yitip gitmesi, trajik olaylarının tırmanış göstermesiyle toplumsal huzursuzluğun artıp dayanılmaz boyutlara ulaşmasına neden olarak hepimizde gelecek kaygısı yarattı. Olumsuzlukların ortadan kaldırılması için, 7’den 70’e hepimizin sorumluluklarını insani ve vicdani olarak yerine getirerek toplumsal bilinçle hareket ederek yaşamı Türk örf ve adetleriyle dizayn etmeliyiz… Yoksa bu gidiş o gidiş, hayra alamet değildir.
Eğitim hayatımızdaki sık yapılan değişiklikler de artık kabak tadı vermeye başladı. Eğitim sistemimizde yap-boz, sil baştan düzenlemeler; insan kalitemizin nitelik olarak olumsuz etkilenmesine ve eğitim hayatımızın istikrarının bozulmasına neden olmaktadır. Bu durumda eğitimde istediğimiz verimi elde etmemizi zorlaştırmaktadır.
Naçizane çözüm önerisi olarak; bir zamanlar “Köy Enstitüsü” modeli teori + pratik eğitim harmanlamasıyla çocuklarımızın ve gençlerimizin hayatın tam içinde yetiştirilmesiyle Türk toplumunun eğitim-öğretim çıkmazından ve bilinmezinden kurtulmasına ve aydınlık yarınlarımızın yeniden inşa edilmesine gerçekten bir çıkış olabilir. “Köy Enstitüleri eğitim-öğretim modeli” geçmişte nasıl mucizeler yarattıysa şimdi de eğitimin yanı sıra topyekûn her alanda kurtuluşumuz olmaya namzettir…
Dünya sahnesinde bir başka kabak tadı vermeye başlayan İran-ABD-İsrail savaşı ve Hürmüz bunalımı savaşa katılmayan ülkeleri ve küresel ekonomiyi olumsuz etkileyerek son zamanlarda bıkkınlık vermeye başladı…
İran-ABD-İsrail arasında aylardır süren adaletsiz, haksız, hukuksuz ve anlamsız savaş ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılması küresel ölçekte gereksiz enerji krizi yaratmakla kalmamış, dünya genelinde küresel dengeleri altüst ederek, insanlığı huzursuzluğa sevk ederek endişeye sebep olmuştur.
Burada esas sorun ABD ve İsrail’in doymak bilmeyen ekonomik ve siyasal açgözlülüğü ve bunun sonucunda fütursuz saldırganlığıdır. Kesinlikle bu vaziyet sürdürülebilir değildir. Dünya ülkeleri bu açgözlülüğe ve saldırganlığa bir araya gelerek aklıselim insanlığın öncülüğünde tavır koyarak engel olmaları gerekmektedir.
Kabak tadı veren anlattığımız bu olaylar dizisi ülkemizdeki politik yönetim hayatımızdaki bitmek bilmeyen; bıkkınlık verici, huzursuz eden iç çekişmeler, adaletsizlikler, yolsuzluklar, liyakatsizlikler toplumun geleceğini tehlikeye atmaktadır.
Ülkemizin dört bir tarafı ateş çemberiyle sarılmışken; iç cephemizi sağlamlaştırıp güçlü Türkiye anlayışıyla bir bütün millet olarak birbirimize sağlam olarak kenetlenmeliyiz.
Devlet ve millet olarak güçlü olmamızın yolu da hukuktan, ekonomide, eğitimde, sanayide atılımları yeniden başlatmamız zorunlu olmuştur ve hayati öneme sahiptir. Bu neticeye ulaşmamız için kendimizi kandırmadan iş başında liyakatli, yetenekli ve bilimsel insanlarımızı getirerek yola çıkmalıyız. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için yorulmak bilmeden çalışarak, çabalayarak aydınlık yarınlara ulaşabiliriz. Sözümüzü büyük önder Atatürk’ün “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur” deyişiyle bitirelim…
