Eski Hamam, Yeni Tas
Öncelikle “Bu yılın yazarı” olarak seçilmek, benim için hem büyük bir onur hem de önemli bir sorumluluk taşıyor. Yazılarımı paylaşma imkânı veren editörlerime ve fikirlerimi sabırla takip eden herkese teşekkür ederim. Yazmak, dünyayı anlamaya çalışmak, sorgulamak ve tartışmak demektir; bu ödül, bu yolculukta yalnız olmadığımı hatırlatıyor ve daha fazlasını yapmam için ilham veriyor. Sağ olun.
Yeni yıl geldi. 365 günü, dört mevsimi, günleri tek tek tükettik ve bir yılı daha bitirdik. Her yıl olduğu gibi kutlayanlar oldu, kutlamayanlar oldu. Kimi geri saydı, kimi çoktan yattı uyudu. Kimi için takvim yaprağı, kimi için sessiz bir iç çekişti. 2026’ya bir beklentiyle girdik. Büyük ya da küçük, bilinçli ya da farkında olmadan.
Yeni yıl, adeta bir arınma töreni gibi geliyor; umutlarımızı, dileklerimizi, hayallerimizi maziye gömüp, yeni başlangıçlar için yer açıyoruz. Saatler gece 12’yi gösterdiğinde, hepimiz yeni bir sayfa açtığımızı hissediyoruz. Ancak, yeni yılın ilk günleri geçtikçe, eski alışkanlıklar ve duygular tıpkı yılbaşında aldığımız o yeni takvim gibi hızla unutuluyor. “Eski hamam, eski tas” dedikleri tam da bu! Geçen yıl bıraktıklarımız, yeni yılda bizi yine buluyor.
Belki biraz ironi yaparak, yeni yılın ilk günlerinin insanın içindeki değişim arzusunu pekiştirdiğini ama bunun sürdürülebilir olmadığını belirtiyorum. Hedefler, projeler ve “bu yıl daha farklı olacağım” düşünceleriyle girdiğimiz yıl, birkaç hafta içinde yavaşça yerini eski alışkanlıklara bırakabiliyor. Kısa süreli motivasyonlar, geçmişin gölgesinde kayboluyor ve bir bakıyoruz ki “yine eski hamam eski tas.” Belki de bu eski tas, yaşadıklarımız, düşündüklerimiz, kim olduğumuz… Geçmişin etkilerinden sıyrılmak ne kadar zor, değil mi? Her yeni yıl, bir umutla başlasak da zamanla her şeyin bir döngüye, bir rutine girmesi gibi, biz de farkında olmadan eskiye dönüyoruz. Bu nedenle, belki de “eski hamam, eski tas” bir bakıma gerçekliği en iyi yansıtan bir deyimdir. Dünya dönerken, biz de kendi etrafımızda dönüyoruz.
Yeni yılın başlangıcında kendimize büyük hedefler koymak, değişim için cesur adımlar atmak elbette değerli. Ancak, bu adımları atarken, eski alışkanlıkların, eski düşüncelerin bizi nasıl yeniden sarıp sarmalayacağını bilmek de önemli. Hepimiz bir yerlerde köklerimize bağlıyız, değişim bazen çok yavaş ilerler.
Her yıl, bir önceki yılın tecrübelerinin üzerine inşa edilir. Geçen yıl yaptıklarımız, bu yıl yapacaklarımızı şekillendirir. Yeni yılın sabahı, güneş doğduğunda her şeyin sıfırlanmış olması bir yanıltmaca olabilir. Belki de gerçek büyüme, küçük adımlarla zamanla yaşadığımız bu eski döngüleri fark etmemiz ve onları daha iyi bir hale getirmemizde gizlidir.
Ama ortak bir şey vardı: rakamlar değişse de gündelik hayatımızdaki sorunların köküne bakıldığında, aynı döngüde olmaya devam ettiğimiz bir gerçek. Ve tam da bu yüzden, bu yeni yıl sadece takvim yapraklarının değişmesi değil, derin bir farkındalık ve cesaret yılı olmalı. Yeni yıl, sanıldığı gibi sihirli bir kapı değil. Saat 00.00’da hayatımız sıfırlanmıyor. Borçlar silinmiyor, alışkanlıklar ortadan kaybolmuyor, dertler “eski yıl” klasörüne taşınmıyor. Takvim değişiyor, biz aynı biziz.
Aslında asıl soru şimdi başlıyor: Yeni yıl da geldiğine göre… Şimdi ne yapacağız? Beklenti denen şey hâlâ önümüzde duruyor. Bu yıl sadece dileklerimizle değil, somut adımlarımızla konuşmalıyız. Kendi küçük dünyamızda başlayacak farklarla büyük toplumsal dönüşümlerin zeminini oluşturmalıyız. Sivil sorumluluğumuzu hatırlamalı; sadece haklarımızı talep etmekle kalmayıp, görevlerimizi de eksiksiz yerine getirmeliyiz.
Belki de sorun burada. Her yılın başında büyük hedefler koyuyoruz: “Bu yıl her şey farklı olacak.” Sonra gerçekler geliyor, araya giriyor. Günlük telaş, yorgunluk, ertelemeler… Ve bir bakmışız ki yılın ortasında bile “zaten bu yıl da olmadı” cümlesini kurmuşuz.
O yüzden belki de bu kez başka bir yerden başlamalıyız. Yeni yılda ne olacağımıza değil ne yapacağımıza karar vererek.
Daha az konuşup biraz daha dinlemek mesela. Her şeye yetişmeye çalışmak yerine bazı şeylerden bilinçli olarak vazgeçerek. Her fikre cevap vermemek, her daveti kabul etmemek. Kendimize karşı biraz daha dürüst olmak. Belki köklü bir değişim yapmayacağız. Ama küçük düzenlemeler yapabiliriz. Mesela bir işi ertelemeyerek. Bir özrü gerçekten dile getirerek. Bir şeyi “istemiyorum” diyerek hayatımızdan çıkararak ve hepsinden önemlisi ne yaptığımızı bilerek çalışarak. Hayatımızı düzenleme yoluna gidebiliriz.
Geçen yılbaşında, bir sabah, 2025’e dair umutlarım ve korkularım arasında sıkışmış bir şekilde otururken, kendime bir söz verdim. Birçok yılbaşında olduğu gibi, büyük kararlar almak istedim, ama bir şey fark ettim: Hızla geçip giden yıllarda, sadece büyük kararlar almak yetmiyordu; değişim, küçük ama sürekli adımlarla başlıyordu. O gün, “Bir yıl boyunca, her şeyin hızına kapılmadan, her anımı biraz daha dikkatle yaşamak istiyorum,” dedim.
Her gün küçük adımlar attım. Çevreyi koruma adına her gün tek kullanımlık plastik kullanmamaya karar verdim. Başta küçük bir değişim gibi görünüyordu, ancak çevremdeki insanlar da dikkat etmeye başladılar. Bu küçük adımların, çevre konusunda bir toplumsal farkındalık oluşturabileceğini görmek bana çok şey öğretti.
Daha sonra, sadece kendi içimde değil, çevremdeki insanlara da dikkat etmeye başladım. Bir arkadaşım zor bir dönemden geçiyordu ve ona yardımcı olmak için sadece dinlemeye karar verdim. Sadece birkaç saatlik bir sohbet, arkadaşımın yaşamına dokunmamı sağladı. O an, küçük bir eylemin ne kadar büyük bir fark yaratabileceğini gördüm.
Yeni yıl girer girmez acele edenlerimiz de vardır. Hadi artık Şubat gelsin, Mart gelsin diye bekleyenler… Bir an önce ilkbaharın taze havasını soluyalım, yaz gelsin de keyfimize bakalım diyenler. Sonra bir bakarsınız, “Hadi yaz bitsin, sonbahar gelsin,” diye yeni bir telaş başlar. Kışa geçelim derken, zaman sanki parmaklarımızın arasından kayar gider.
“Bir yıl daha geçti,” demek yerine, her anı bir sonrakine özlemlerle beklemek, kaçırılan bir şeylere dair sanki hep eksiklik hissi yaratır. Oysa zamanın her anı, her mevsimi, her dönüşüyle özel… Belki de yapmamız gereken, zamanı hızla geçirmeye çalışmak yerine, onunla biraz daha kucaklaşmak.
Zamanı aceleyle yaşamak yerine, her anını daha çok hissetmek belki de en güzel yenilik. Çünkü bir yıl geçerken, geçip giden zamanın da tadını çıkarmak gerek. Yeni yılın asıl meselesi büyük umutlar değil, küçük devamlılıklar olabilir. Her gün biraz. Her hafta biraz.
Şimdi soru şu: Bu yılı konuşarak mı geçireceğiz, yoksa sessizce yaşayarak mı? Cevabı takvim değil, biz vereceğiz. Toplum olarak artık beklemekten vazgeçmeliyiz. Uzun yıllardır, değişimin “ötekilerden, devletten, büyük güçlerden gelmesini bekledik. Ancak gerçek değişim, büyük umutlarla dışarıda aranırken, kendi içimizde, kendi davranışlarımızda başlamalıdır. Çünkü her toplum, kendi vatandaşlarının bilinçli ve sorumlu bireyleri kadar güçlüdür.
2026’ya girerken, önümüzde çözülmesi gereken sayısız toplumsal sorun var. Eşitsizlikler, adaletsizlikler, kutuplaşmalar derinleşiyor. Yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı artıyor, eğitimde fırsat eşitsizliği kapanmak yerine büyüyor. Çevre sorunları ise aciliyetini koruyor; iklim krizi hayatlarımızı tehdit etmeye devam ediyor. Medyanın ve sosyal medyanın yaydığı bilgi kirliliği, toplumdaki güven ve dayanışmayı zedeliyor. Bu gerçeklerle yüzleşmek zorundayız.
Her gün daha fazla insan umutsuzluğa sürüklenirken, bu sorumluluk sadece liderlerin veya politikacıların omuzlarında olmamalı. Bizler, bireyler olarak toplumsal yapının temel taşlarıyız. Bu yapı sağlam olmadıkça ne yıl ne de yeni başlangıçlar kalıcı olur.
Bu yıl sadece dileklerimizle değil, somut adımlarımızla konuşmalıyız. Kendi küçük dünyamızda başlayacak farklarla büyük toplumsal dönüşümlerin zeminini oluşturmalıyız. Sivil sorumluluğumuzu hatırlamalı; sadece haklarımızı talep etmekle kalmayıp, görevlerimizi de eksiksiz yerine getirmeliyiz.
Örneğin, eğitimde fırsat eşitsizliğine karşı destek olmak için yerel kütüphanelerde gönüllü çalışabilir, dezavantajlı çocuklara yönelik projelerde yer alabiliriz. Çevre krizine karşı ise günlük yaşantımızda basit ama etkili adımlar atabiliriz; plastik kullanımını azaltmak, geri dönüşüme dikkat etmek, enerji tüketimimizi bilinçli hâle getirmek gibi. Toplumsal kutuplaşmaya karşı iletişimimizi gözden geçirmek ve farklı görüşlere saygı duymak da aynı derecede önemlidir. Sosyal medya kullanırken sorumluluk sahibi davranmak ve bilgi kirliliğine karşı bilinçlenmek hepimizin görevi.
Yılbaşı geceleri hatırlatır bize: Geçmişin muhasebesi ve geleceğin planıdır yılbaşı. Ancak bu muhasebe, başkalarını suçlamakla değil, kendi payımıza düşeni görmekle yapılır. Kendi evimizde, mahrem hayatımızda, sosyal çevremizde ve toplumda daha adil, daha saygılı, daha dayanışmacı olmakla başlar değişim.
Yeni yıl, sadece kutlamalarla, yeni kararlarla değil, bilinçle dolu olmalı. Bu bilincin içinde; toplumsal eşitsizliklere karşı duyarlılık, farklılıklara saygı, doğaya karşı sorumluluk ve birlikte yaşama iradesi yatmalıdır. Bu olmadan, yeni yılın bize getireceği umut, geçici bir coşkudan öteye geçemez.
2026, geçmişin hatalarını tekrar etme yılı olmamalı. Aksine, o hatalardan ders çıkararak ileriye yürüyüşün adımı olmalı. Herkes için eşit fırsatlar, adil yaşam koşulları ve özgürlükler için elimizi taşın altına koyma zamanıdır artık. Bu sadece idealist bir çağrı değil, yaşadığımız dünyanın acil bir gereksinimi. Sorumluluğumuzu unutmayalım; bireysel haklarımız kadar, toplumsal görevlerimizi de hatırlayalım.
Yeni yıl geldi. Artık beklemekten vazgeçip sorumluluğu üstlenme zamanıdır. Bu sorumluluk, sadece devletlere değil, hepimize ait. Çünkü değişim, önce bireylerin içinden başlar, sonra toplumu sarar. 2026, geçmişin hatalarını tekrar etme yılı olmamalı. Aksine, o hatalardan ders çıkararak ileriye yürüyüşün adımı olmalı. Herkes için eşit fırsatlar, adil yaşam koşulları ve özgürlükler için elimizi taşın altına koyma zamanıdır artık.
Peki niye her yıl yeni yıla giriyoruz? Bunu hiç düşündünüz mü?
Tarih coğrafya okuyanlar elbette bunun cevabını bilir. Bu yeni yıl kutlamalarının kökeni oldukça eskiye, insanlık tarihinin en eski uygarlıklarına kadar uzanıyor ve farklı kültürlerde farklı zamanlarda ortaya çıkmış. İşin hem astronomik hem de toplumsal bir nedeni var. İnsanlar tarih boyunca mevsimlerin, ayın ve güneşin döngülerini gözlemlemişlerdir. Özellikle tarım toplumları için yeni yıl, ekim ve hasat döngüleriyle bağlantılı bir zaman dilimi olmuştur.
Güneş yılı ve ay yılı arasındaki farklar, eski uygarlıkların takvimler geliştirmesine yol açtı. Yeni yıl genellikle kış gündönümü (21-22 Aralık) veya ilkbahar ekinoksu (20-21 Mart) gibi doğa olaylarıyla ilişkilendirilmiştir. Çünkü bu tarihler, doğanın yeniden doğuşunu ve mevsimsel döngülerin başlangıcını simgeler.
Bilinen ilk resmî yeni yıl kutlamaları M.Ö. 2000 civarında Babil’de yapılmıştır. Babil Yeni Yılı, “Akitu Festivali” adıyla kutlanırdı ve genellikle ilkbahar ekinoksu sırasında yapılırdı. Bu festivalde, tapınaklarda tanrılara adaklar sunulur, kralın görevleri yenilenir ve toplumsal düzenin yeniden onaylanması sağlanırdı. Amaç, doğanın, tanrıların ve toplumun yeniden başlamasını simgelemekti.
Mısırlılar yeni yılı Nil Nehri’nin taşma dönemiyle ilişkilendiriyordu; taşmalar tarımı beslerdi. Romalılar başlangıçta yeni yılı mart ayında (savaş ve tarım tanrısı Mars’ın ayı) kutlardı. M.Ö. 46 yılında Jül Sezar, Jülyen takvimini oluşturdu ve yeni yıl tarihini 1 Ocak olarak belirledi. Bu tarih, Roma’da konsüllerin görevlerinin başladığı gündü ve siyasi düzenin başlangıcı olarak da anlamlıydı.
Neden Kutlama yapılıyor? Yeni yıl kutlamalarının temel nedenleri şunlardı:
1.Doğanın Döngüsü: Mevsimsel geçişler, tarımsal döngüler, ekin ve hasat zamanları.
2.Liderlerin görevlerinin yenilenmesi ve toplumun düzeninin simgesel olarak onaylanması.
3.Ritüel ve Spiritüel Amaç: Tanrılara teşekkür, şans dileme ve kötü ruhlardan arınma.
4.Toplumsal Bütünleşme: İnsanları bir araya getirerek kutlamalarla toplumsal bağları güçlendirmek.
Toplumsal ve Siyasi Düzen: Kralların veya l Yılbaşı, özellikle Miladi Takvime göre 1 Ocak, bir dönemin başlangıcını simgeler ve Milat olarak kabul edilir. “Milat” kelimesi, kelime olarak “başlangıç” veya “dönüm noktası” anlamına gelir. Miladi takvimde, Milat, Hz. İsa’nın doğumu olarak kabul edilen tarihi ifade eder ve bu tarih, Batı dünyasında takvim başlangıcı olarak kabul edilir.
Resmi olarak Yeni Yıl kutlamaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra 1 Ocak tarihine denk gelmeye başlamıştır. Ancak, tarihsel olarak daha önce farklı takvimler kullanıldığı için 1 Ocak’ın yeni yıl olarak kabul edilmesi bir geçiş süreci gerektirmiştir.
Sonuç olarak; yeni bir yılın başlangıcı, aslında sadece takvimdeki bir sayfanın çevrilmesinden çok daha fazlasıdır. Her yıl, dünyada milyonlarca insan tarafından bir fırsat, bir başlangıç, bir umut olarak kabul edilir. Ama biz bu “başlangıcı” ne kadar anlamlı kılabiliyoruz? Gerçekten, yeni yıl dediğimizde sadece bir tarihin değişmesini mi kutluyoruz, yoksa bir farkındalık, bir dönüşüm isteği mi barındırıyoruz?
Her yılbaşında, çoğumuz yeni kararlar alır, hedefler belirleriz. Ancak, ne kadarımız bu kararları gerçekleştirmek için gerekli adımları atar? Zamanın hızla geçmesi, “yarına erteleme” alışkanlıkları ve günlük hayatın koşuşturması içinde, yeni bir yılın getirdiği değişim fırsatlarını ne kadar kullanabiliyoruz? Yeni yılı kutlamak, geçmişin yüklerinden kurtulup yeniliklere adım atmak adına bir fırsat, ama aynı zamanda tutkulu bir muhakeme yapma, eski alışkanlıklarımızı gözden geçirme ve daha iyi bir yaşam için adımlar atma zamanıdır.
Yeni yıl sadece dışsal bir değişim değil, aynı zamanda içsel bir dönüşüm çağrısıdır. Toplum olarak hızla akan bir zamanın peşinden koşarken, belki de yavaşlamak, durup düşünmek ve gerçekten neyi kutladığımızı, neyi beklediğimizi sorgulamak gerekir. Kutlamalar, eğlenceler, dilekler… Hepsi güzel. Ama önemli olan, yeni yılı kutlamakla kalmamak, her anı dolu dolu yaşamak ve zamanın kıymetini anlamak.
Sonuçta, her yeni yıl, bir umutla başlasak da geçmişin izlerinden tamamen kurtulmak kolay değildir. “Eski hamam, eski tas” demek, sadece bir yılın değil, bir yaşamın döngüsünü hatırlatır. Zaman geçtikçe, hepimiz eski alışkanlıklarımızın, düşüncelerimizin ve korkularımızın izlerini taşırız. Ancak önemli olan, bu izlerle birlikte ilerlemektir. Yeni yıl, sadece takvimde bir sayfa değişikliği değil; bir iç yolculuğun, bir dönüşümün kapı aralığıdır. Geçmişin gölgeleriyle barışmak, yeni başlangıçlara yer açmak, içsel değişimimizi kabullenmek… işte gerçek yenilik bu kadar basittir. Eski hamamdan yeni taslara geçmek, bazen büyük bir adım atmak değil, küçük, ama kararlı bir değişim sürecidir. Bu yıl, geçmişin izlerinden değil, geleceğin ışığından ilham alarak daha aydınlık bir yolculuğa çıkalım. Çünkü her eski tas, yeni bir dönüşümün başlangıcı olabilir.
Şimdi tam zamanı. 2026, kendimizi görme ve cesaret yılı olsun. Nice yıllara…
