ESKİ RAMAZANLAR YENİ KALPLER – KÖŞE YAZISI – MÜRŞİDE OKLU AYHAN
Aylar öncesinden beklenen mübarek ay geldi işte… Bir ayın gelişi hiç bu kadar hissedilir mi? Ramazan yaklaşırken sokakların havası değişir. Akşam ezanına yakın bir telaş başlar; fırın önlerinde uzayan pide kuyrukları, mutfaklardan yükselen yemek kokuları, alışveriş torbalarıyla eve yetişmeye çalışan insanlar… Sanki şehir biraz yavaşlar, insan biraz içine döner. Günün koşturmacası, yerini akşamın huzurlu bekleyişine bırakır.
Ramazan sadece yılda bir gelen değildir. O, kalbin kapısını çalan özel bir misafirdir. Sofraları sadeleştirirken gönülleri zenginleştirir. Gün boyu tutulan oruç; yalnızca aç kalmak değil elbette. Sabretmeyi öğrenmek, nimetin kıymetini bilmek, elindekine şükretmek ve başkasının hâlini anlayabilmektir. Açlık, insanın bedenine değil; nefsine tutulur bu ayda. Susuzluk, dudaklardan çok kalbi arındırır.
Çocukluğumuzun Ramazanları gelir akla… Mahya ışıkları gökyüzünde süzülürken duyulan o heyecan… İlk sahura kalkmanın gururu… İftar sofrasında ezanı beklerken yaşanan o tarifsiz heyecan… Büyüklerin duası, küçüklerin neşesi… Şehirler değişti, evler değişti belki; ama o bekleyişin içimizde bıraktığı sıcaklık hâlâ aynı.
Ramazan kalabalık sofraların ayıdır; ama aynı zamanda yalnızların da fark edildiği zamandır. Bir kap yemeğin paylaşıldığı, bir gönlün alındığı, bir kırgınlığın onarıldığı günlerdir. Bu ayda kapılar biraz daha kolay çalınır, telefonlar biraz daha sık aranır, “Hakkını helal et” cümlesi daha içten söylenir. Belki de bu yüzden her yıl “Hoş geldin” derken biraz mahcup, biraz umutlu oluruz. Çünkü biliriz: Ramazan sadece midemize değil, kalbimize de oruç tutturur.
Bu ay, hazırlık ister. Hem maddi hem manevi… Küçük düzenlemeler, büyük huzurlara vesile olur. Ramazan gelmeden önce insanın kendisiyle baş başa kalması gerekir. Geçen yılı muhasebe etmek, kırgınlıkları gözden geçirmek, varsa gönül almak; daha çok dua ve ibadet için niyet etmek bu hazırlığın ilk adımıdır. Kırdığımız kalpleri hatırlamak, ihmal ettiğimiz yakınlarımızı aramak, ertelenmiş iyilikleri tamamlamak… Manevi hazırlık, aslında kalbi hafifletmektir.
Okunacak kitapları belirlemek, Kur’an tilaveti için günlük bir plan yapmak, gereksiz meşguliyetleri azaltmaya karar vermek de bu sürecin bir parçasıdır. Çünkü Ramazan, zamanı bereketlendiren bir aydır. Aynı yirmi dört saat içinde daha çok huzur, daha çok dua, daha çok tefekkür sığabilir.
Ev ve mutfak düzeni de gözden geçirilmelidir. İsrafa düşmemek için ölçülü alışveriş yapmak, temel ihtiyaçları planlı şekilde temin etmek önemlidir. Ramazan, bolluk göstermek değil; bereketi hissetmektir. Sofraların gösterişten uzak, sade ve dengeli olması bu ayın ruhuna daha uygundur. İftar ve sahur için sağlıklı menüler düşünmek hem bedenimize hem ruhumuza iyi gelir.
Ramazan, paylaşma bilincini tazeler. Zekât ve fitre hesaplarını önceden yapmak, ihtiyaç sahiplerini araştırmak, çevremizde sessizce yardıma muhtaç olanları fark etmeye çalışmak gerekir. Bazen bir erzak kolisi, bazen bir tabak yemek, bazen de sadece hâl hatır sormak… Ramazan’ın gerçek bereketi paylaşıldıkça artar. Verilen sadece mal değildir; güven, umut ve kardeşliktir.
Zaman planlaması da ihmal edilmemelidir. Günlük hayat temposunu Ramazan’a göre ayarlamak, iftar sonrası vakti bilinçli değerlendirmek, aile içi sohbetlere zaman ayırmak önemlidir. Ekran karşısında geçirilen süreyi azaltıp birlikte edilen dualara, okunan sayfalara, edilen sohbetlere yer açmak gerekir. Çünkü bu ayda biriktirilen hatıralar, yıl boyu kalbi besler.
Çocuklara Ramazan bilincini kazandırmak ise ayrı bir sorumluluktur. Bu ayın anlamını yaşlarına uygun şekilde anlatmak, ilk oruç heyecanlarını desteklemek, küçük iyilik görevleri vermek… Bir komşuya iftarlık götürmek, bir ihtiyaç sahibine harçlık ayırmak, iftar duasını birlikte etmek… Bu küçük adımlar, onların hafızasında silinmeyecek izler bırakır.
Zaman değişir; fakat insanın içindeki o eski sızı değişmez. Çünkü Ramazan sadece bir ay değildir; çocukluğumuzun, mahallemizin, annemizin sesiyle birlikte gelir.
Eskiden Ramazan hazırlığı günler öncesinden başlardı. Evler dip köşe temizlenir, bakır kaplar parlatılır, erzak torbaları özenle yerleştirilirdi. “Ramazan bereket ayıdır” sözü sadece bir cümle değil, yaşanan bir hakikatti. Sanki o ayda un bitmez, pirinç tükenmezdi.
Mahallede huzurlu bir telaş olurdu. Fırınların önünde uzayan pide kuyrukları, sokağa yayılan sıcak ekmek kokusu… Oysa eve gelene kadar koparılan ilk lokma neredeyse bir gelenekti. Sabır bile o ayda daha tatlıydı.
Sahur vakti ise bambaşkaydı. Davul sesi uzaktan duyulduğunda içimize bir sevinç düşerdi. O ses yalnızca uyandırmaz, mahalleyi birbirine bağlardı. Işıklar birer birer yanar, mutfaklardan kaşık sesleri yükselirdi. Aynı niyetle uyanan evler, aynı göğe yükselen dualar…
Bugün alarm var; ama o davulun yerini tutmuyor. Çünkü o davulun içinde insan vardı, emek vardı, mahalle ruhu vardı.
İftar sofraları daha sade ama daha içtendi. Bir çorba, bir ana yemek, belki küçük bir tatlı… Ama büyük bir şükür. Sofrada göz göze bakılır, dualar birlikte edilirdi. Ezan sesi duyulduğunda herkes aynı anda hurmaya uzanır, ilk yudum suyla birlikte bir huzur yayılırdı masaya.
Komşuluk da farklıydı. İftarlık tabaklar kapı kapı dolaşır, bir tabak börek tatlıyla geri gelirdi. Kapılar kilitli değil, gönüller açıktı. Ramazan, insanları birbirine yaklaştırırdı.
Şimdi zaman hızlandı. Sofralar büyüdü belki; ama gönüller biraz daraldı sanki. Teknoloji arttı; fakat sohbetler azaldı. Kalabalıklar çoğaldı; ama paylaşım bazen eksildi.
Yine de her şey kaybolmuş değil.
Geçen gün torunum yanıma oturdu: “Anneanne, senin çocukluğunda Ramazan nasıldı?” diye sordu.
Bir an sustum. Çünkü o soru bir ayı değil, bir ömrü açtı önümde.
Ona davul sesini, pide kuyruğunu, komşu kapılarını anlattım. İlk oruç günümü, öğlene kadar tutup kendimi kahraman sandığım zamanı… Teravih dönüşü aldığım küçük lokumun mutluluğunu…
“Telefon yok muydu?” dedi.
“Yoktu yavrum,” dedim, “ama biz birbirimize daha yakındık.”
“Hiç sıkılmıyor muydunuz?” diye sordu.
“Hayır… Çünkü biz beklemeyi bilirdik. Ezanı beklerdik, bayramı beklerdik. Beklemek, kıymet öğretirdi.”
Gözlerinde bir ışık belirdi.
“Ben de tutacağım bu sene,” dedi.
İşte o anda anladım: Ramazan kaybolmamıştı; sadece şekil değiştirmişti.
Eski Ramazanlar takvimde değil, kalpte yaşar. Onları yaşatan yalnızca davul sesi değil; insanın insana dokunmasıdır.
Belki mahalleler değişti. Belki sofralar sessizleşti. Ama bir çocuk hurmayı paylaşmayı öğreniyorsa, bir torun merakla dinliyorsa, bir evde dua ederken gözler doluyorsa…
Ramazan hâlâ bizimledir.
Mesele eskiyi geri getirmek değil, eski kalbi diriltmektir. Mesele daha zengin sofralar kurmak değil, daha zengin gönüller inşa etmektir.
Sonuç olarak Ramazan’a hazırlık sadece alışveriş listesi yapmak değildir. Asıl hazırlık; kalbi arındırmak, niyeti güzelleştirmek, sabrı çoğaltmak ve paylaşmayı artırmaktır. İyi hazırlanılmış bir Ramazan, geride yalnızca dolu sofralar değil; huzurlu kalpler, güçlenen bağlar ve derin bir manevi birikim bırakır.
Ramazan geldi. Hoş geldi. Bir kez daha hatırlatacak; İnsan paylaştıkça çoğalır, hatırladıkça kök salar, sevdikçe dirilir.
Eski Ramazanlar, yeni kalplerde yaşamaya devam edecek. Ramazan Ayınız mübarek olsun…
