KÖŞE YAZISI Mürşide Ayhan Oklu Köşe Yazarı

İKİ BAYRAM BİR BAHAR – Mürşide Oklu Ayhan

23 Mart 2026 8 dk okuma
Paylaş:

“Bayram, bayram” dedik… İşte o da geldi, geçti bile. Daha dün telaşı vardı; mutfakta hazırlıklar, kapı önlerinde beklenen misafirler, gönülden edilen dualar… Şimdi ise geride kalan bir sevinç, hafif bir yorgunluk ve içimizde tatlı bir sızı… Çünkü bayramlar böyledir; çabuk gelir, çabuk geçer ama geride bıraktığı duygular uzun süre bizimle kalır. Belki de bu yüzden her bayram, biraz da hatırlamaktır; sevdiklerimizi, eski günleri ve içimizde saklı kalan o çocukça sevinci…

Ama hayat yalnızca uğurlamakla kalmaz; ardından yeni başlangıçlar da getirir. Bayramın sıcaklığı henüz içimizdeyken, kapımızı bir başka güzellik çalar: Nevruz… Doğanın yeniden nefes aldığı, toprağın uykusundan uyandığı, hayatın sessizce filiz verdiği o eşsiz zaman… Sanki bayramın bıraktığı huzur, bu kez doğanın kalbinde yankılanır. İnsan anlar ki; bazı vedalar aslında yeni başlangıçların habercisidir. Bayram gönlü arındırır, Nevruz ise hayatı… Ve böylece insan, aynı mevsimde hem kalbin hem toprağın yeniden dirilişine tanıklık eder
Kış ayları uzun sürer. Sadece takvimde değil, insanın içinde de… Soğuk günler uzadıkça hayat sanki yavaşlar; ağaçlar susar, toprak içine kapanır, gökyüzü daha az konuşur. Ve insan… o da biraz susar. Çünkü doğa ile insanın dili birbirine sandığımızdan çok daha yakındır. Ama hiçbir kış sonsuz değildir. İşte Nevruz, bu gerçeğin en sade ve en güçlü ifadesidir.
Nevruz, sadece baharın başlangıcı değildir. Toprağın uyanışıdır ve aslında insanın da… Aylarca karın altında kalan toprak, bir gün sessizce nefes almaya başlar. Önce belli belirsiz bir kıpırtı, sonra bir filiz, ardından bir renk… Derken hayat yeniden kendini gösterir. Bu öyle görkemli bir dönüş değildir; bağırarak değil, fısıldayarak gelir. Ama o fısıltı, koca bir kışın sessizliğini bozmaya yeter. Nevruz’un en büyük öğretisi de budur belki: Büyük değişimler gürültüyle değil, sabırla gelir.
Eskiden Nevruz bir bayramdan öte bir anlam taşırdı. Anadolu’nun dört bir yanında insanlar doğayla birlikte uyanırdı. Sabahın erken saatlerinde dışarı çıkılır, toprağa basılır, suyla yüz yıkanırdı. Çünkü o günün suyu daha berrak, toprağı daha canlı kabul edilirdi. Ateşler yakılır, üzerinden atlanırdı. Bu bir oyun değildi sadece; eskiyi geride bırakmanın, yüklerden arınmanın ve yeniden doğmanın sembolüydü. İnsan, ateşin üzerinden atlarken aslında kendi içindeki ağırlıkları bırakmaya niyet ederdi.
Bugün o ateşleri yakmıyoruz belki, ama içimizde taşıdığımız yükler hâlâ var. Kırgınlıklar, söylenmemiş sözler, geciktirilmiş özürler, yarım kalmış umutlar… Nevruz bize şunu hatırlatır: Yenilenmek istiyorsan, önce bırakmayı öğrenmelisin. Ağaçlar da öyle yapar. Sonbaharda yapraklarını dökerler çünkü bilirler ki yeniye yer açmak için eskiden vazgeçmek gerekir. İnsan ise çoğu zaman bırakmakta zorlanır; geçmişi taşır, kırgınlıkları büyütür, hatıraları yük eder. Oysa bahar, yükle değil hafiflikle gelir. Nevruz, doğanın insana verdiği en sade derstir: Bırak ki yeniden başlayabilesin.
Şehir hayatı bu sesleri duymayı zorlaştırıyor. Betonların arasında bahar bazen geç kalmış gibi hissedilir. Oysa doğa hiçbir zaman geç kalmaz; sadece biz fark etmeyi geciktiririz. Bir ağacın dalındaki tomurcuğu görmek, bir sabah güneşin biraz daha sıcak doğduğunu hissetmek, bir çocuğun dışarıda daha uzun oynaması… İşte Nevruz, bu küçük anların içinde gizlidir.
Eskiden insanlar doğayı daha dikkatle izlerdi çünkü hayatları onunla iç içeydi. Toprağın uyanışı sadece estetik bir değişim değildi; geçim, bereket ve umut demekti. Toprak uyanırsa hayat devam ederdi, toprak susarsa insan da susardı. Bugün bu bağ biraz zayıflamış gibi görünse de aslında hâlâ içimizde bir yerlerde yaşıyor. Çünkü insan, doğadan kopamaz; sadece unutur. Nevruz, bu unutulan bağı yeniden hatırlatır.
Bu yüzden Nevruz sadece bir takvim günü değildir; bir çağrıdır. “Uyan,” der insana, “sadece gözlerini değil, kalbini de aç.” Baharın gelişiyle birlikte insanın içindeki umut da filizlenir. Çünkü doğa en büyük öğretmendir ve bize defalarca aynı şeyi anlatır: Her şey biter gibi görünse de yeniden başlar. Kış ne kadar sert olursa olsun bahar mutlaka gelir, gece ne kadar uzun olursa olsun sabah mutlaka doğar. Nevruz, bu döngünün en güzel ifadesidir.
Belki de bu yüzden yüzyıllardır kutlanır. Çünkü insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri umuttur ve Nevruz, umudun doğadaki karşılığıdır. Bugün kendimize sormamız gereken bir soru var: Biz hangi kışın içindeyiz? Hayatın hangi alanında donmuş durumdayız? Hangi duyguların altında kalmışız? Hangi cümleyi söylemekten kaçıyoruz? Ve daha önemlisi, hangi baharı başlatmayı erteliyoruz?
Nevruz, beklemekle ilgili değildir; başlamakla ilgilidir. Bir dostu aramak, bir gönül almak, bir teşekkür etmek, bir özrü geciktirmemek… Bazen en büyük değişimler en küçük adımlarla başlar. Tıpkı toprağın içinden çıkan o ilk filiz gibi; sessiz ama kararlı. Doğa hiçbir zaman acele etmez ama her zaman zamanında olur. Bu da bize başka bir şeyi öğretir: Her şeyin bir vakti vardır ama o vakit geldiğinde tereddüt etmek gerekmez.
Ağaçlar “hazır mıyım?” diye sormaz, çiçekler “ya don olursa?” diye düşünmez; onlar sadece açar. İnsan ise çoğu zaman bekler, erteler, korkar. Ama hayat, bekleyenlere değil, yeşermeye cesaret edenlere açılır. Nevruz, bu yüzden cesaretin de bayramıdır; yeniden başlama cesareti, yeniden inanma cesareti, yeniden sevme cesareti…
Belki de bu yüzden Nevruz günü insanlar birbirine daha sıcak bakar. Çünkü içlerinde bir şey yumuşamıştır. Güneşin ısısı sadece toprağı değil, kalpleri de ısıtır. Ve insan fark eder ki asıl bahar dışarıda değil, içindedir. Bir insanın kalbi yeşermeden, hiçbir mevsim gerçek anlamda bahar olmaz.
Bugün etrafımıza baktığımızda hâlâ kışta kalan insanlar görebiliriz. İçinde kırgınlık taşıyan, umudu azalan, yorulan insanlar… Belki de en çok onların Nevruz’a ihtiyacı var. Bir sözle, bir tebessümle, bir dokunuşla bir insanın içindeki baharı başlatmak mümkün. Çünkü bazen bir kalbin uyanışı, bir mevsimin değişmesinden daha değerlidir.
Nevruz, bize sadece doğayı değil, insanı da anlatır. Toprak uyanır, ağaçlar çiçek açar ama en önemlisi insan hatırlar; kendini, sevmesini, affetmesini, başlamayı… Ve belki de en çok şunu: Hiçbir şey sonsuza kadar donmuş kalmaz. Hayat bir yolunu bulur, bir yerden yeşerir ve o yeşeren yer bazen hiç beklemediğimiz bir kalp olur.
Nevruz… Bir tarih değil, bir fark ediştir. Bir gelenek değil, bir anlamdır. Bir gün değil, bir başlangıçtır. Toprağın uyanışıyla birlikte insanın da kendine dönmesidir. Bugün bir karar verebiliriz: Geçmişin yükünü biraz hafifletmek, kırgınlıkları biraz azaltmak, umudu biraz çoğaltmak… Belki dünyayı değiştiremeyiz ama kendi baharımızı başlatabiliriz. Bu yıl ise bahar bize daha da anlamlı geliyor; çünkü aynı mevsimde hem gönülleri arındıran bir ayın huzurunu hem de doğanın uyanışını yaşıyoruz. İki bayram, tek bir mevsimde buluşuyor: Biri toprağı diriltiyor, diğeri kalbi… Ve anlıyoruz ki gerçek bahar, ancak hem doğa hem insan birlikte yeşerdiğinde başlıyor. İşte bu yüzden bu yılın adı belki de en güzel haliyle şudur: İki bayram, bir bahar…