PALA DAYI VE BU TOPRAKLARIN DİLİ – MÜRŞİDE OKLU AYHAN
Günümüzün yeni yüzünde uzun zamandır insanlar değil, görüntüler konuşuyor.
Kim daha parlak, kim daha yüksek sesli… Kim daha çok bağırıyorsa o görünür oluyor. Sade olan, Sesini çıkarmayan, işini yapan ise çoğu zaman arada kayboluyor. Gösteriş, içeriğin önüne geçiyor; gürültü, sözü bastırıyor. Ve biz de buna alışıyoruz
Tam da bu yüzden bir akşam sosyal medyada karşımıza çıkan Pala Dayı durdurdu bizi.
Ne bağırıyordu ne de bir şey pazarlıyordu. Ama herkesin dikkatini çekmeyi başardı. Çünkü o, bu çağın unuttuğu bir şeyi hatırlatıyordu: Sükûnetin de bir dili vardır. Ağır başlılığın her zaman kazandığı.
Sosyal medyada dolaşırken bazen hiçbir şey aramazsınız; bir şey sizi bulur.
Pala Dayı da öyle çıktı karşımıza. Uzun saçları, pala bıyıklarıyla bir yarışma ekranında duruyordu. İlk bakışta farklıydı belki ama birkaç saniye sonra anlaşılıyordu: Farklı olan görüntüsü değil, sakinliğiydi. Kamerayla kavgalı değildi ama alkışa da muhtaç görünmüyordu. Olduğu gibi duruyordu.
Ekranlar bağıranlarla doluyken bir çoban sessizce oturdu o koltukta.
Ama öyle bir oturuştu ki, memleketin tam ortasına oturdu. Çünkü bazen en politik hâl, sessiz kalabilmektir. Bazen bir insan, hiçbir şey söylemeden çok şey anlatır. Evet ekranda bir çoban vardı.
Paylaşımlar çoğaldı, yorumlar aktı.
Doğal görünümü, samimi duruşu hemen dikkat çekti. “Bu adam gerçek mi?”, “Şehirde böyle insanlar kalmadı” diyen de oldu. Kimileri saçına bıyığına baktı, kimileri kıyafetine “Çobandan yarışmacı mı olur?” diye şaşıranda oldu.
Ama kimse şu soruyu sormadı: Bu adam buraya gelene kadar hangi hayatlardan geçti?
İşte hikâyenin asıl yükü tam da burada başlıyor.
Çünkü Pala Dayı’yı sadece uzun saçlarıyla, farklı giyim tarzıyla, Afyon zeybeğini oynarken ya da ekranlarda gördüğümüz hâliyle tanımlamak eksik olur. Bu hikâyenin ağırlığı, kameraların uzağında kalan yıllardadır.
Afyonkarahisar’ın değerlerini, insanını ve doğasını yansıtan her çalışma bizler için çok kıymetli. Şehrimizin tanıtımına katkı sunan insanlar ise bazen bir kurumdan, bazen bir projeden değil; doğrudan hayatın içinden çıkar. İşte onlardan biri de, halkın sevgisini kazanmış “Pala Dayı” olarak tanınan İsmail Dadak.
Şuhut’un Dadak Köyü, Dipsiz mevkiinde yaşayan; yaylasında, dağların eteklerinde küçükbaş hayvancılıkla uğraşan Pala Dayı ve kardeşleri, sadece bir meslek icra etmiyor; aynı zamanda bir yaşam biçimini temsil ediyor. Kendi yetiştirdikleri ürünlerle geçinen, doğayla uyumlu, aile bağları güçlü, birlikte üretip birlikte yaşayan bir düzen… Bugünün hızla tüketen dünyasında belki de en çok özlediğimiz şey tam olarak bu.
Pala Dayı’nın yaylalarda çobanlık yaparken verdiği görüntü, sosyal medyada bir “fenomen” olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. O görüntüde gösteriş yok, kurgu yok. Alın teri var. Emek var. Sabır var. Ve hepsinden önemlisi, köklerine sıkı sıkıya bağlı bir insan duruşu var.
Konuşması Afyon ağzındadır Pala Dayı’nın. Kelimeler süslenmez, yuvarlanmaz; olduğu gibi düşer cümlenin içine. O yüzden yapay gelmez, o yüzden şirindir. Şehirli bir dil değildir bu; toprağın, yaylanın, rüzgârın dilidir. Bir cümleyi eksik kurar belki ama fazlasını kalbinden tamamlar. Dinleyen, söylenene değil; söylenmeyene kulak verir. Çünkü bu topraklarda asıl söz, hep arada kalanın içindedir.
Babası hayattan erken çekildiğinde, evin en büyük çocuğu olarak yükü sırtlanan oydu.
Altı kardeş, bir anne ve geçim derdi… Çocukluk aceleyle kapandı. Sorumluluk erkenden başladı. Şikâyet etmedi. Hayata küsmek yerine hayata tutunmayı seçti. Çobanlıkla başlayan yol, sadece bir meslek değil; sabrın, kanaatin ve direncin öğretildiği bir okul oldu.
Yaylalar ona konuşmadan öğretti. Soğuğu, yalnızlığı, beklemeyi… Bu yüzden bugün ekranda sakin duruyorsa, cümleleri kısa ve samimi geliyorsa bu bir tesadüf değil. O cümlelerin arkasında yılların suskunluğu var.
Pala Dayı’yı anlamak için sadece yüzüne, bıyıklarına ya da kıyafetine bakmak yetmez.
Bir de yaşadığı yere bakmak gerekir. Çünkü o, Şuhut’ta yaşar. Bu ayrıntı sade görünür, herkesin yaşadığı bir yer vardır mutlaka. Pala Dayı, Şuhut’ta, Cumhuriyet’in sessizce kurulduğu topraklardadır. Büyük Taarruz ‘un karargâhıdır. Kararın gecede alındığı, sabrın tarihe dönüştüğü yerdir.
O yaylalarda sadece koyunlar güdülmez. O topraklar, beklemeyi bilen insanların toprağıdır. Gürültüye değil, kararlılığa yaslanır. Pala Dayı’nın sakinliği, sesini yükseltmeyişi, cümlelerini ölçerek kurması biraz da buradan gelir. Cumhuriyet’in aceleyle değil, inatla kurulduğu bir coğrafyada büyümüştür.
Omuzlarında taşıdığı kepenek, sadece bir giysi değildir.
Keçeden yapılmış o ağır örtü, Şuhut’un rüzgârını taşır. O rüzgâr ne bağırır ne savurur; ağır ağır eser, iz bırakır. Kepeneğin liflerine Cumhuriyet’in sabırlı yürüyüşü sinmiştir. Bu yüzden eğreti durmaz. Bu yüzden gösterişe benzemez. Çünkü o kepenek satın alınmamış, yaşanarak kazanılmıştır.
Zeybek oynarken de aynıdır.
Oyun değildir yaptığı. Her adımı toprağa basar. Bir babanın yokluğu, bir ailenin yükü, bir köyün emeği kalkar o adımlarla. Kol havaya kalktığında sadece bir figür tamamlanmaz; bir geçmiş doğrulur.
Kardeşleri ve yeğenleriyle zeybek oynaması tesadüf değildir.
Bu, kuşaktan kuşağa geçen bir duruşun ifadesidir. Yalnız başına parlamaz; yan yana durur. “Ben” demez, “biz” der. Zeybek orada bir gösteri değil, bir emanettir.
Bu adımlar bana ait değil, der. Benden önce vardı, benden sonra da sürecek. Yan yana, eşit adımlarla oynanan zeybek; hiyerarşi tanımaz. Kimse önde değildir, kimse geride kalmaz. Bu da Cumhuriyet’in en sade cümlesidir.
Pala Dayı’nın bıyıkları, uzun saçları bir simgedir.
Taşınmış yılların izidir. Taşranın vakarını taşır. Bakışlarındaki tevazu, kameraya değil hayata alışkın oluşundandır. Onu sevdiren de budur zaten. Gösterişsiz bir hayatın içinden çıkıp, kendini bozmadan, kendini büyütmeden, olduğu gibi durabilmesidir.
Peki, neden “Pala Dayı” deniyor kendisine?
Bu lakap tek bir nedene bağlı değil; birkaç anlamın üst üste gelmesiyle doğmuş olabilir.
Gür, sert, efe bıyıkları… Ama asıl mesele duruş. Anadolu’da “pala” sözü; özü sağlam, sözü eğilip bükülmeyen insanlar için kullanılır.
“Dayı” ise sahip çıkan demektir. Yük alan, omuz veren demektir. Babası vefat ettiğinde kardeşlerine dayı olan, annesine dayı olan bir adamdan söz ediyoruz.
Bu lakabı kendisi seçmedi. Hayat verdi ona. Anadolu’da lakaplar böyle konur; yaşanarak kazanılır.
Bugün şehirlerde insanlar kim olduklarını kıyafetle anlatmaya çalışıyor.
Pala Dayı ise kim olduğunu zaten biliyor. Üzerindekiler sadece onun yaşantısına eşlik ediyor.
Belki de asıl soru burada duruyor: Biz ne zamandır kendimiz olan insanlara bu kadar hasretiz?
Pala Dayı bize şunu hatırlatıyor: Özgünlük pahalı markalarda değil;
karakterde, emekte ve kökte.
Bir yaylada, rüzgârın içinde, koyunların arasında yürüyen bir adam… koskoca ülkeye şunu fısıldıyor: “Olduğun gibiysen, zaten yeterince dikkat çekersin.”
Biz köyleri kaybetmedik. Biz, köy gibi yaşamayı unuttuk. Üretmeyi, paylaşmayı, yetinmeyi… Toprağa kulak vermeyi unuttuk.
Pala Dayı bağırmadı, rol yapmadı, çıktı ve yalnızca durdu Bir kepeneğin omuzlarında, bir bıyığın gölgesinde, bu toprakların neyle ayakta kaldığını hatırlattı.
Belki de bu yüzden Pala Dayı sadece bir çoban değil. O, bu toprakların sessiz ama çok şık bir cümlesi.
O, bu ülkenin unuttuğu bir gerçeğin adıdır: Ekranlar sessizliğe pek alışık değildir ama bu kez öyle oldu. Pala Dayı’nın bilgisi ve samimiyeti, bir akşam vakti memleketin gündemine sessizce yerleşti. Şuhut’un Dadak Köyü’nden çıkan bir adam, toprağına ve atalarından kalan geleneğe yaslanarak konuştu. Ne ezber vardı ne süs. Söz, gönülden dile aktı. O konuşurken Afyonkarahisar anlatıldı; yaylası, emeği, rüzgârı… Alkış, bağıranlara değil; olduğu gibi durabilenlere gitti.
İnsan, toprağa sırtını değil; sırtını toprağa yasladığında ayakta kalır.
Pala Dayı kazandı. Ama aslında kazanan biz olduk.
Çünkü uzun zamandır ekranda ilk kez bu kadar gerçek bir insan gördük. Bu ülkede hâlâ doğallığın, samimiyetin ve temiz bir hayatın karşılık bulduğunu hatırladık.
O ekranda Dadak Yaylası vardı. Çoban ateşi vardı. Alın teri vardı.
Ve belki de en önemlisi şuydu: Anadolu hâlâ anlatacak sözü olan insanlara sahip.
Pala Dayı bunu hatırlattı.
Teşekkürler Pala Dayı. İyi ki çıktın o koltuğa. İyi ki kendin oldun. Bu toprakların dili oldun. Bir gün yolum Şuhut’a düşerse kendisi ile tanışacağım insanlardan biridir Pala Dayı…
