KÖŞE YAZISI Mürşide Ayhan Oklu Köşe Yazarı

EĞİTİM SİSTEMİ ALARM VERİYOR – Mürşide Oklu Ayhan

21 Nisan 2026 9 dk okuma
Paylaş:

Son günlerde yaşanan bazı olaylar hepimizi sarstı. Olanlar artık yalnızca birer haber başlığı olarak geçip gitmiyor. Her yeni gelişme, zihnimizde aynı soruyu biraz daha büyütüyor: Nereye gidiyoruz?

Bir çocuk… Daha 8. sınıf… Ve geride 9 can…Yaralılar…
Bu cümle yalnızca bir olayın özeti değildir. Bu cümle, bir toplumun kendi gerçeğiyle yüzleşmekten kaçındığı bir anın ifadesidir. Çünkü burada tek başına bir suçtan söz edemeyiz. Bu, uzun süredir biriken, bastırılan, ertelenen ve çoğu zaman konuşulmayan bir sürecin sonucudur.
En zor soru da tam burada başlar: Bu öfke gerçekten kime ait? Neden öfkeli çocuklarımız?
Hiçbir çocuk bir sabah uyanıp bu noktaya gelmez. Böyle bir kırılma, bir anda oluşmaz. Bu noktaya gelinir; fark edilmeden, adım adım, çoğu zaman sessizce. Her ihmal, her yanlış yorum, her görmezden gelme bu sürecin bir parçasıdır.
Okullar yalnızca ders anlatılan yerler değildir. Onlar bir toplumun en açık aynasıdır. Bir toplumda ne varsa, en önce sınıflara yansır. Düzen varsa düzen, karmaşa varsa karmaşa, güven varsa güven… Eğer bir çözülme başlamışsa, onun ilk izleri de yine burada görülür.
Bugün okullarda karşımıza çıkan tablo, geçici bir zorluktan ibaret değildir. Daha derin bir yapısal sorunun işaretidir. Bu durum; yıllar içinde biriken ihmallerin, yanlış yaklaşımların ve en önemlisi de ortak bir dil kurulamamasının sonucudur.
Çünkü mesele yalnızca eğitim meselesi değildir. Bu, doğrudan bir toplumun yarınını ilgilendiren bir konudur. Bir ülkenin geleceği, sınıflarda şekillenir. Orada yalnızca bilgi değil, karakter inşa edilir. Çocuk, ailesinden sonra ilk kez kurallarla, sınırlarla ve otoriteyle burada karşılaşır. “Hayır” kelimesinin anlamını burada öğrenir. Beklemeyi, paylaşmayı, saygı duymayı burada deneyimler.
Eğitim bu yüzden sadece bilgi aktarmak değildir. Bu tanım, eğitimin en yüzeyde kalan hâlidir. Eğitim; bir çocuğu hayata hazırlama sürecidir. Onu yalnızca sınavlara değil, hayata karşı da donanımlı hâle getirmektir.
Ancak zaman içinde bu anlam bulanıklaştı. Disiplin, baskı olarak algılanmaya başlandı. Otorite, özgürlüğün karşıtı gibi sunuldu. Sınır koymak, çocuğun gelişimini engelleyen bir müdahale olarak yorumlandı.
Oysa gerçek bunun tam tersidir.
Sınırın olmadığı yerde özgürlük değil, belirsizlik vardır. Belirsizlik güveni zedeler. Güvenin olmadığı bir ortamda ise ne sağlıklı bir ilişki kurulabilir ne de gerçek anlamda bir öğrenme gerçekleşir.
Bugün okullarda hissedilen en temel sorunlardan biri tam da budur: güvensizlik.
Bu duygu yalnızca öğrenciler arasında değil; öğretmen ile öğrenci arasında, öğretmen ile veli arasında ve hatta öğretmen ile sistem arasında da hissedilmektedir. Herkes temkinli, herkes ölçülü, herkes bir adım geri durmaktadır. Bu durum doğal olarak iletişimi zayıflatır, bağı koparır.
Eğitim sisteminin merkezinde öğretmen vardır. Ancak bu merkez giderek boşalmaktadır. Çünkü öğretmenin rolü, sahip olduğu sorumlulukla orantılı bir yetkiyle desteklenmediğinde sürdürülebilir değildir.
Bugün birçok öğretmen, söylediği her cümleyi tartarak kurmaktadır. En küçük bir müdahalenin bile yanlış anlaşılabileceğini bilerek hareket etmektedir. Bu durum zamanla öğretmeni geri çeker. Geri çekilen öğretmen ise sınıf içinde etkin bir düzen kuramaz.
Düzenin olmadığı yerde boşluk oluşur. Bu boşluk, hiçbir zaman boş kalmaz.
Eğitim yalnızca okulda gerçekleşmez. Aile, bu sürecin en önemli parçasıdır. Ancak günümüzde aile ile çocuk arasındaki ilişki de farklı bir noktaya evrilmiş durumda. Çocuğu koruma isteği, çoğu zaman gerçeği görmenin önüne geçmektedir.
“Benim çocuğum yapmaz.” “Abartılıyor.” “Çocuk işte…”
Bu cümleler çoğu zaman iyi niyetle kurulur. Ancak sonuçları düşündüğümüz kadar masum değildir. Çünkü bir çocuğa yapılabilecek en büyük iyilik, onun yanlışını fark etmesini sağlamaktır. Yanlışın üzerini örtmek, çocuğu korumak değil; onu hayata karşı hazırlıksız bırakmaktır.
Bugün bazı ebeveynler, çocuklarını dış dünyadan korumaya çalışırken aslında onları gerçek hayatın koşullarına karşı zayıf bırakmaktadır. Oysa hayat, aile ortamı kadar esnek değildir. Hayatta davranışların sonuçları vardır ve bu sonuçlar çoğu zaman ertelenmez.

Bir çocuk yaptığı davranışın karşılığını evde görmezse, dış dünyada karşılaştığında bunu anlamlandırmakta zorlanır. Bu durum çoğu zaman öfkeye ya da içe kapanmaya yol açar.
Günlük hayatın içinde sıkça karşılaşılan bazı örnekler aslında bu sorunun küçük ama net göstergeleridir. Misafirlikte eşyaya zarar veren, kamusal alanda çevreyi kirleten ya da başkasının alanına saygı göstermeyen çocuklar… Ardından gelen o tanıdık cümle: “Çocuk işte…”
Oysa bu, çocukluk değildir. Bu, sınır konulmayan davranıştır.
Daha dikkat çekici olan ise bu davranışların ardından herhangi bir sorumluluk duygusunun oluşmamasıdır. Özür yoktur, telafi yoktur, çoğu zaman bir uyarı bile yoktur. Bu durum zamanla yanlışın normalleşmesine neden olur.
Ebeveynliğin en temel amacı yalnızca çocuğu mutlu etmek değildir. Asıl amaç, çocuğu hayata hazırlamaktır. Ve hayatın içinde sınırlar vardır.
Bir başkasının eşyasına zarar veremezsin. Bir başkasının alanına saygısızlık edemezsin. İstediğin her şeyi istediğin şekilde yapamazsın.
Bunlar baskı değil, birlikte yaşamanın temel kurallarıdır.
Özgüven kavramı da çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır. Özgüven; her istediğini yapmak ya da yüksek sesle kendini ifade etmek değildir. Gerçek özgüven, kendini kontrol edebilme becerisidir. “Dur” diyebilmektir. “Hayır” ile karşılaştığında yıkılmamaktır.
Sınırlarla büyüyen çocuk, güçlü olur. Çünkü hayatın gerçekleriyle erken yaşta tanışır. Sınırsız büyüyen çocuk ise ilk engelde sarsılır. Ne yapacağını bilemez.
Bugün toplumda giderek artan saygı sorunu, tesadüf değildir. Bu, küçük yaşlarda öğrenilmesi gereken değerlerin eksikliğinden kaynaklanır.
Bir çocuğun empati kuramaması, başkasına zarar verebilmesi ya da sorumluluk almaktan kaçınması bir anda ortaya çıkmaz. Bunların her biri, zamanında kazandırılmayan alışkanlıkların sonucudur.
Edep, saygı, merhamet…
Bunlar geçmişte kalmış kavramlar değildir. Bunlar bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan temel değerlerdir.
Günümüz çocukları artık yalnızca aileden ve okuldan öğrenmiyor. Ekranlar da bu sürecin güçlü bir parçası hâline geldi. Ancak bu alanın en belirgin özelliği, çoğu zaman denetimsiz olmasıdır.
Şiddetin, kontrolsüzlüğün ve aşırı tepkilerin normalleştiği içerikler, çocukların zihninde farklı bir gerçeklik oluşturur. Çocuk gördüğünü taklit eder. Bu değişmeyen bir gerçektir. Eğer gerçek hayatta da sınırlar net değilse, bu durum davranışlara doğrudan yansır.
Tüm bu tabloya rağmen belki de en dikkat çekici sorun, sessizliktir.
Birçok şey bilinmesine rağmen dile getirilmez. Sorunlar konuşulmaz, ertelenir ya da görmezden gelinir. Oysa konuşulmayan her mesele zamanla büyür. Adı konulmayan her sorun derinleşir.
Bu sessizlik, en ağır yükü öğretmenin omzuna bırakır. Öğretmen çoğu zaman yalnız kalır. Anlatır gibi yapar, müdahale eder gibi yapar ama çoğu zaman sınırlarını bilerek geri durur.
Başa döndüğümüzde o ilk cümle yeniden karşımıza çıkar:
Bir çocuk… 8. sınıf… Ve 9 can…pek çok yaralı…
Bu tabloyu yalnızca bireysel bir suç olarak değerlendirmek, gerçeği eksik okumaktır. Bu, uzun bir sürecin sonucudur. Bir çocuğun önce anlaşılmadığı, sonra yalnız bırakıldığı ve en sonunda tamamen gözden kaçtığı bir sürecin…
Bugün yaşananlar, yalnızca bir eğitim krizi olarak görülemez. Bu, daha geniş bir yön kaybının işaretidir. Çünkü eğitim sistemi zayıfladığında, bunun etkisi yalnızca okullarla sınırlı kalmaz. Toplumun tamamına yayılır.
Sınıflarda kurulan ya da kurulamayan düzen, yarının sosyal yapısını belirler. Bugün göz ardı edilen her sorun, yarın daha büyük bir şekilde karşımıza çıkar.
Çöküşler her zaman ani olmaz. En tehlikelileri, yavaş ilerleyenlerdir. Günlük hayatın içinde fark edilmeden büyürler. Küçük ihmaller birikir, zamanla büyük sonuçlar doğurur.
Bu yüzden artık yüzeysel çözümler yeterli değildir.
Eğitim yeniden insan yetiştirme odağına çekilmelidir. Akademik başarı kadar, karakter gelişimi de önemsenmelidir. Öğretmenin rolü netleştirilmeli, yetki ve sorumluluk dengesi sağlanmalıdır.
Aile ile okul arasındaki ilişki güçlendirilmeli, karşılıklı suçlamalar yerine iş birliği temel alınmalıdır. Rehberlik sistemleri yalnızca akademik değil, duygusal gelişimi de kapsayacak şekilde etkin hâle getirilmelidir.
En önemlisi, sınır kavramı doğru anlaşılmalıdır. Sınır baskı değildir. Sınır, güven üretir.
Bugün çocuklara sınır koymaktan çekinen bir toplum, yarın sınır tanımayan bireylerle karşılaşır. Bugün öğretmeni yalnız bırakan bir sistem, yarın yönsüz bir nesil yetiştirir.
Bu bir abartı değildir. Bu bir uyarıdır.
Çünkü bir çocuk 9 can alıyorsa, orada yalnızca bir suç yoktur. Orada duyulmamış bir çığlık, görülmemiş bir süreç ve çözülememiş bir sorun vardır.
Eğer bu sessizlik devam ederse, bu yalnızca bir haber olarak kalmaz.
Bir gün, hepimizin gerçeği olur.