BAYRAM ÇOŞKUSU – MÜRŞİDE AYHAN OKLU
Bereket yağmurlarıyla yeşeren toprakların, yemyeşil güzlerin içinden geçerek bir Kurban Bayramı’na daha ulaşıyoruz. Bayramlar insanın yalnız takvimine değil, kalbine de uğrayan özel zamanlardır. Hele Kurban Bayramı… İçinde hem teslimiyetin hem paylaşmanın hem de çocukluktan kalan derin bir hatıranın izi vardır.
Ne zaman bayram yaklaşsa, insanın içindeki eski bir kapı usulca aralanıyor sanki. Yıllardır dokunulmayan bir sandığın kapağı açılıyor da içinden çocukluk günleri yükseliyor. Bir avluda kuruyan kilimlerin sıcak kokusu, sabahın erken saatinde kaynayan çayın buharı, annelerin mutfakta hazırladığı yemeklerin telaşı, sabunla yıkanmış evlerin temizliği… Ve bütün bunların arasında insanın içine işleyen o eşsiz bayram kokusu…
Çünkü bayramların yalnız görüntüsü değil, kokusu da vardı eskiden. İnsan birçok şeyi unutuyor belki ama kokular hafızadan hiç silinmiyor. Aradan yıllar geçse de bir kolonya serinliği, bir kavurma kokusu ya da sac üzerinde pişen yufkanın sıcak buğusu insanı bir anda geçmişe götürebiliyor.
Kurban Bayramı denince benim aklıma önce sabahın sessizliği gelir. Henüz güneş doğmadan başlayan o tatlı hareketlilik… Evlerde erkenden yanan ışıklar, telaşsız ama özenli hazırlıklar, çocukların bayramlık kıyafetlerini başucuna koyup uyuduğu geceler… O sabahın kendine has bir huzuru vardı. İnsanlar daha yumuşak konuşur, daha dikkatli davranırdı sanki. Bayram sabahı evin içindeki ayak sesleri bile farklı gelirdi kulağa.
Eskiden bayram yalnızca birkaç günlük tatil değildi. Günler öncesinden başlayan bir hazırlık zamanıydı. Evlerde hummalı bir temizlik yapılır, misafir için ayrılan örtüler çıkarılır, bardaklar parlatılırdı. Şekerlikler doldurulur, mutfaklarda gün boyu süren bir telaş yaşanırdı. Çocuklar içinse bayramın en heyecanlı tarafı yeni alınan ayakkabılar olurdu. Hemen giyilmez, bayram sabahına kadar özenle saklanırdı. Ara sıra kutusundan çıkarılıp bakılır, sonra yeniden yerine konurdu. O yeni ayakkabının kokusu bile başlı başına bayram demekti.
Annelerin hazırladığı dolaplar da ayrı bir dünyaydı. En güzel örtüler yalnız bayramlarda kullanılırdı. Misafire ayrılan tabakların yeri bile farklı olurdu. Evin içinde sabun, yemek ve taze ekmek kokusu birbirine karışırdı. İnsan yıllar sonra bile en çok bunu özlüyor galiba: Aynı çatı altında birleşen kokuları, sesleri ve telaşları…
Bayram sabahları camiden dönen büyüklerin yüzünde ayrı bir huzur olurdu. Eve girerken önce kolonya tutulur, sonra şeker uzatılırdı küçüklere. O limon kolonyasının serin kokusu bugün bile birçok insan için bayramın ilk işaretidir. İnsan bazen yalnız bir koku sayesinde yıllar öncesindeki bir sabaha dönebiliyor.
Kurban Bayramı aynı zamanda paylaşmanın en sessiz öğretmeniydi. Çocukken bunun anlamını tam bilmesek de büyüklerimizin davranışlarından öğrenirdik. Kesilen kurbanın bir kısmının ihtiyaç sahiplerine ayrılması, komşulara tabaklarla et gönderilmesi, kapısı çalınan herkesin sofraya davet edilmesi… Bayramın bereketi yalnız yemeklerde değil, gönüllerde hissedilirdi.
Eskiden komşuluklar da daha başkaydı sanki. İnsanlar birbirine daha sık gider, kapılar daha çok çalınırdı. Sofralar kalabalık olurdu ama kimse bundan şikâyet etmezdi. Hatta sofranın bereketi biraz da kalabalığından gelirdi. Bir tabak daha koymak yük değil, sevinç sayılırdı.
Şimdi zaman değişti. İnsanlar aynı apartmanda yaşayıp birbirini tanımadan yıllar geçirebiliyor. Bayram mesajları birkaç saniyede gönderiliyor ama bazen bir el öpmenin sıcaklığını taşımıyor o cümleler. Teknoloji iletişimi hızlandırdı belki ama bazı duyguların yerini dolduramadı.
Oysa bayram dediğimiz şey biraz da yakınlıktı. Büyüklerin ellerini öperken duyulan saygı, çocukların başını okşayan yaşlı eller, uzun zamandır görüşmeyen akrabaların birbirine sarılması… İnsan bugün en çok bu sıcaklığı arıyor galiba.
Kurban Bayramı’nın özünde yalnızca bir ibadet değil, büyük bir teslimiyet vardır. Hz. İbrahim’in sadakatiyle Hz. İsmail’in tevekkülünü taşıyan derin bir hikâyedir bu. İnsan bazen en kıymet verdiği şeyi Allah’a teslim etmeyi öğrenir. Belki de kurban sadece bir hayvan kesmek değildir; kibri, kırgınlığı, bencilliği ve nefreti de içimizden çıkarıp atmaktır.
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar savaşların, yoksulluğun ve yalnızlığın gölgesinde bayrama giriyor. Kimi güvenli bir uykuya, kimi bir lokma ekmeğe hasret… Böyle zamanlarda bayramın gerçek anlamı daha belirgin hale geliyor. Paylaşmak yalnız fazla olanı vermek değildir; bazen az olanı bölüşebilmektir.
Bir bayram sabahı kapısı çalınan yaşlı bir insanın gözlerinde beliren sevinç, dünyanın en büyük servetinden daha kıymetlidir. Uzun zamandır aranmayan bir akrabanın telefonunun çalması, küslüklerin sona ermesi, sofraya bir tabak fazla konulması… İşte bayram tam da budur.
Anadolu’da bayramların başka bir ruhu vardır. Küçük şehirlerde, kasabalarda ve köylerde bayram sabahı hayat yeniden başlar sanki. Camiden çıkan insanlar önce mezarlığa uğrar. Çünkü biz bu topraklarda ölülerimizi unutmadan yaşamayı öğrenmiş bir milletiz. Bayramlar yalnız yaşayanların değil, gidenlerin de hatırlandığı günlerdir.
Mezarlıklarda okunan duaların arasında insan hayatın ne kadar kısa olduğunu yeniden anlar. Dün aynı sofrada oturduğumuz insanların bugün toprağın altında oluşu kalbin içinde sessiz bir sızı bırakır. İşte bu yüzden bayramlar kıymetlidir. Çünkü ertelenen sevgilerin her zaman vakti olmayabilir.
Köy bayramlarının ise apayrı bir sıcaklığı olurdu. Sabah erkenden başlayan hareketlilik gün boyu sürerdi. Bahçelerde sofralar kurulur, kazanlarda yemekler kaynardı. Komşular birbirine tabak taşır, çocuklar sokaklarda neşeyle koşardı. Büyükler ağaç gölgelerinde sohbet ederken evlerin içinden sürekli çay kokusu yükselirdi.
Bayramlarda en çok çocuklar sevinirdi elbette. Çünkü bayram onlar için yalnız harçlık değil, aynı zamanda ilgi görmek demekti. Yeni kıyafetlerini giyip kapı kapı dolaşan çocukların yüzündeki heyecan, bayramın en güzel görüntülerinden biriydi. Büyüklerin cebinden çıkan birkaç banknot bile çocuk kalbinde tarifsiz bir mutluluğa dönüşürdü.
Şimdi insan büyüdükçe bayramın anlamı da değişiyor. Çocukken yeni kıyafetleri düşünürken, büyüyünce eski günleri düşünmeye başlıyor. O sofrada artık olmayan insanları, sesi eksilen evleri, bayram sabahı erkenden arayan büyükleri…
Bir bayramın en ağır tarafı bazen eksilen insanlardır. Eskiden kalabalık olan sofralarda şimdi boş kalan yerler vardır. İnsan tam da bu yüzden bayramlarda geçmişi daha çok hatırlar. Çünkü bayram biraz da yokluğu görünür kılar. Hayatta olmayanların sesi daha çok gelir kulağa.
Annelerin mutfaktaki telaşı, babaların bayram sabahı hazırlığı, dedelerin çocuklara harçlık verirken yüzündeki gülümseme… İnsan yıllar geçtikçe anlıyor ki meğer bayramı güzel yapan şey sadece gelenekler değilmiş; o gelenekleri yaşayan insanlarmış.
Bazı kokular vardır ki yalnız burnunuza değil, doğrudan kalbinize ulaşır. Kurban Bayramı’nın kokusu da biraz böyledir işte. Taze pişen kavurmanın kokusu, sac ekmeğinin sıcaklığı, ütülenmiş bayramlıkların temizliği, kahveyle karışan sohbetler… Hepsi insanın içinde tarifsiz bir aidiyet duygusu bırakır.
Belki de bayramların unutulmayan tarafı tam olarak buydu: İnsan kendini bir yere ait hissederdi. Aynı sofraya oturmanın, aynı duaya “amin” demenin verdiği bir yakınlık vardı. Kimse kusursuz değildi ama bayram geldiğinde kırgınlıklar biraz geri çekilirdi. Büyükler “Bayram günü dargın durulmaz” derdi. Belki de bu yüzden bayramlar insan ruhunu tamir eden zamanlardı.
Modern hayatın telaşı içinde bugün birçok gelenek yavaş yavaş kayboluyor olabilir. Eski avlular, kalabalık mahalle sofraları, sokakta akşama kadar oynayan çocuklar artık eskisi kadar yok belki. Ama bazı duygular hâlâ yaşamaya devam ediyor.
Bir annenin mutfakta telaşla hazırlık yapmasında, yaşlı bir insanın kapı yolunu gözlemesinde, çocukların bayram sabahı erkenden uyanmasında o eski bayramların izi hâlâ var.
İnsan hangi yaşa gelirse gelsin, içinde bayramı bekleyen bir çocuk kalıyor. Bir kolonya kokusunda geçmişe dönen, bir bayram sabahında eski günleri arayan o çocuk…
Kurban Bayramı yalnızca dini bir vecibe değil, aynı zamanda insan olmayı yeniden hatırlama zamanıdır. Paylaşmayı, merhameti, dayanışmayı ve şükretmeyi öğretir bize. Aynı sofraya oturabildiğimiz insanların kıymetini anlamayı öğretir.
Belki artık herkes aynı şehirde yaşamıyor. Kimi gurbette, kimi hayatın telaşı içinde savrulmuş durumda… Ama yine de bayram geldiğinde insanın içi aynı yere dönüyor. Çünkü bayram, insanın kalbinde sakladığı eve benzer. Ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın yolunu unutmaz.
Bugün hâlâ bazı evlerde bayramdan bir gün önce baklavalar açılıyor. Bazı anneler çocuklarının kıyafetlerini hazırlıyor. Bazı dedeler torunlarına vereceği harçlığı önceden cebine koyuyor. Ve bazı insanlar artık aramızda olmayan sevdiklerinin fotoğrafına bakıp sessizce “Bayramın mübarek olsun” diyor içinden…
İşte bayramın unutulmayan kokusu biraz da budur.
Özlemin duygusu…Hatıraların kokusu…İnsan olmanın coşkusu…
Bugün bize düşen en önemli şey, çocuklara bayramı yalnızca tatil gibi göstermemektir. Çünkü bayram; kök demektir, aile demektir, merhamet demektir. Bir çocuğun hafızasına güzel bir bayram bırakmak, ona ömür boyu sürecek sıcak bir hatıra bırakmaktır.
Belki bu bayram bir kapıyı çalmanın zamanıdır. Belki uzun zamandır konuşulmayan bir kardeşi aramanın… Belki kırgın olduğumuz birine “Hakkını helal et” demenin… Çünkü hayat, gurur taşımak için fazla kısa.
Bayramlar bize insan olduğumuzu yeniden hatırlatır. Koşarken unuttuğumuz şeyleri yavaşça önümüze koyar. Bir sofranın etrafında oturmanın, birlikte gülmenin, dua etmenin ne kadar kıymetli olduğunu anlatır.
Ne olursa olsun, bu topraklarda bayram sabahları hâlâ güzeldir. Minarelerden yükselen tekbirler, çocukların neşesi, yaşlıların duası, kapı önlerinde biriken ayakkabılar… Hepsi bu milletin ortak hafızasıdır.
Dilerim bu bayram; evlere huzur, gönüllere ferahlık getirir. Dargınlıkların yerini muhabbet, yalnızlıkların yerini dostluk alır. Sofralar bereketle, kalpler umutla dolar.
Çünkü bayram, insanın insana yeniden kavuşmasıdır.
İnsan, hangi yaşa gelirse gelsin; bayram sabahı biraz çocuk kalır…Dağlara taşlara, uçan kuşlara, tertemiz bir dünyaya haykırıyorum Kurban Bayramınız kutlu olsun.
