ŞÜKREDE ŞÜKREDE NEREYE GELDİK – RAHMİ SARIKURT

Paylaş:
ŞÜKREDE ŞÜKREDE NEREYE GELDİK – RAHMİ SARIKURT

Dostlar, ülkeler savaşıyor…
Savaşın ortasında kalan ülkelerde insanlar hayat mücadelesi veriyor. Ama dönüp bazı temel göstergelere baktığınızda insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Biz nerede yanlış yaptık?

Bugün “dünyada her yerde enflasyon var” deniliyor.
Peki gerçekten her yerde mi?
Şu İran’a bakın, şu Rusya’ya bakın…
Elbette bu ülkelerin de ekonomik sorunları var. Elbette savaşın, yaptırımların ve siyasi krizlerin bedelleri var. Ama bazı temel tüketim kalemlerinde bizim yaşadığımız fiyat baskısının çok daha altında kalan bir tabloyla karşılaşıyoruz.
Bizde ise mazot 90 lirayı geçmiş, 100 liraya doğru gidiyor.
Etin fiyatını konuşmaya korkuyoruz.
Sütün, peynirin, yumurtanın fiyatı gündelik hayatımızın hesabını belirliyor.
Kira zaten başlı başına bir mesele.
Emekli maaşı daha cebe girmeden eriyor.
Sonra ne diyoruz?
“Şükretmek lazım.”
Evet, şükretmek lazım.
Ama insanın aklına başka bir soru da geliyor:
Neden 2 liralık çaya şükretmek zorunda kaldığımızı hiç konuşmuyoruz?
Asıl mesele burada.
Bugün bir emeklinin Atatürk Parkı’nda çay 2 lira diye mutlu olması elbette güzel.
Ama aynı emeklinin yıllarca çalışıp emek verdiği halde hayatını birkaç liralık hesabın üzerine kurmak zorunda kalması normal mi?
Bir tarafta Avrupa’dan gelen emekliler Antalya’da golf oynuyor, tatil yapıyor, restoranlarda oturuyor.
Bizim emeklimiz ise “Çay 2 liraymış, Allah razı olsun” diyerek kendisini teselli ediyor.
Neden?
İşte bunu sormamız gerekiyor.
Çünkü mesele çayın iki lira olması değil.
Mesele, insanımızın neden iki liralık çayın hesabını yapmak zorunda bırakıldığıdır.
Artık “Dünyanın her yerinde böyle” cümlesinin arkasına saklanmayı bırakmalıyız.
Dünyada savaş var, doğru.
Kriz var, doğru.
Enerji fiyatlarında dalgalanmalar var, doğru.
Ama bütün bunlar kötü yönetimin, yanlış ekonomik tercihlerin, plansızlığın ve liyakat sorunlarının üzerini örtmek için kullanılmamalı.
Bir ülkenin vatandaşına sürekli “Daha kötüsü de olabilirdi” diyerek umut vermek mümkün değildir.
İnsanlar daha kötüsünü değil, daha iyisini hak ediyor.
Emekli yalnızca geçinmek istemiyor; biraz nefes almak istiyor.
Genç yalnızca iş bulmak istemiyor; geleceğini kurmak istiyor.
Aile yalnızca karnını doyurmak istemiyor; çocuklarına insanca bir hayat sunmak istiyor.
Çiftçi yalnızca üretmek istemiyor; ürettiğinin karşılığını almak istiyor.
Esnaf yalnızca dükkânını açık tutmak istemiyor; kazandığıyla ailesini geçindirmek istiyor.
O halde artık birbirimize aynı soruyu sormaktan vazgeçelim:
“Dünyada ne oluyor?”
Bunun yerine şunu soralım:
“Biz ne yapıyoruz?”
Ülkeyi bu ekonomik bataktan kim çıkaracak?
Hangi politikalar uygulanacak?
Üretim nasıl artırılacak?
Tarım nasıl ayağa kaldırılacak?
Enerjide dışa bağımlılık nasıl azaltılacak?
Gençler nasıl ülkede tutulacak?
Emeklinin, işçinin, memurun, çiftçinin alım gücü nasıl yeniden yükseltilecek?
Bunları konuşalım.
Çünkü mesele artık kimin daha fazla şükrettiği değil.
Mesele, neden bu kadar çok şükretmek zorunda kaldığımızdır.
Şükür elbette güzel…
Ama şükretmek, sorgulamaya engel olmamalı.
Çünkü insan bazen elindekine şükrederken, elinden alınanları da sormalıdır.
Yoksa bugün iki liralık çaya şükrederiz…
Yarın iki liralık çayı bile bulamadığımızda yine “şükür” deriz.
Ve farkına varmadan, asıl meseleyi konuşmayı bırakırız.
Artık şükretmenin yanında hesap sormayı, yakınmanın yanında çözüm aramayı ve “dünya böyle” demenin yerine “Türkiye daha iyisini nasıl yapar?” sorusunu sormayı öğrenmeliyiz.