KÖŞE YAZISI Mürşide Ayhan Oklu Köşe Yazarı

Aldanma Nazlı Eylül’e – Mürşide Oklu Ayhan

7 Eylül 2026 11 dk okuma
Paylaş:

Mevsim değişikliği her zaman ki gibi sessizce süzülerek geldi; yazdan sıyrılıp sonbahara girdik. Henüz ağaçlar sararmadı, yapraklar dökülmedi ama bir değişiklik olduğunu havalar hissettirdi birden. Ne doğa bir günde rengini değiştirdi ne de takvimler fırtınalar kopardı. Ancak sabah pencereyi açtığımızda yüzümüze çarpan o ilk serinlik, akşamüzeri güneşin çekilerken bıraktığı o farklı turuncu gölge bize mevsimin değiştiğini fısıldıyor. Bu, doğanın en zarif halidir: Bağırmadan, acele etmeden, tadını çıkara çıkara değişmek. Tıpkı insan ömründeki o sessiz olgunlaşma dönemleri gibi…

Bizi aldatan günlerin tatlı sıcaklığında, ağaçlarda yapraklar yemyeşil dururken insanın içinde başlayan o tatlı “kendi içine çekilme” ve yavaşlama hissine ne demeli? Bu, doğanın gözümüze oynadığı en güzel oyundur belki de. Dışarıda yaz hâlâ hüküm sürüyor gibidir; güneş öğlen vakti tenimizi yakar, dallar cömertçe gölge sunar. Ama bu sıcaklık bir aldanıştır; gücünü kaybetmiş, vedaya hazırlanmış bir yazın son tebessümüdür.

Ağaçlar görünüşte yemyeşildir ama insan bilir ki, toprağın suyunda da havanın özünde de bir şeyler değişmiştir. İşte ruh, gözün gördüğünden daha önce hisseder bu değişimi. Dışarıdaki o yalancı sıcaklığa kanmaz; kendi içine doğru sessiz, derinden bir yürüyüş başlatır. Gün ortasında hafifçe ısıtan güneş, akşamın erken çöken serinliğiyle el sıkışırken, Eylül bize “her şeyin bir zamanı var” der. Ufukta Acele Eden Güneş ve Koruması Bulutlar

Günler artık uzun değil, gün batımı acele ediyor güneşi bir an önce göndermeye kararlı. Ufuklar kızıla dönerken; güneş, korumaları olan bulutlar eşliğinde kaybolmak için can atıyor. Gökyüzündeki bu acele, aslında zamanın bize oynadığı en tatlı oyunlardan biri. Yazın bitmek bilmeyen uzun öğleden sonraları yerini, alacakaranlığın çabucak bastırdığı akşamüstlerine bırakıyor. Güneş ufukta süzülüp giderken, insan ister istemez durup kendi zamanına bakıyor. Günün kısalması, ömrün hızını mı hatırlatıyor bize, yoksa akşamın getirdiği o sükûnete bir an önce kavuşma arzusu mu?
Gökyüzündeki bu kızıllık, bir bitişin değil, demlenmenin rengidir. Akşamüstü ışığı, sokaklardaki taşların üzerine, evlerin ahşap pencerelerine başka bir açıyla vurmaya başlar. Gölgeler uzar; uzayan gölgelerle birlikte insanın zihnindeki düşünceler de boy atar. Yazın o dik ve acımasız ışığı yerini, nesnelerin ve duyguların yumuşak hatlarını ortaya çıkaran ılık bir aydınlığa bırakır. İşte bu ışıkta bakılan her şey, olduğundan daha derin, daha anlamlı ve daha hülyalı görünür. Tarlaların, Bahçelerin Son Arzusu ve Toprağın Cömertliği

Günler kısalıp güneş ufkun arkasına saklanmak için acele ederken, toprağın üstünde de sessiz ama hummalı bir helalleşme yaşanıyor. Tarlaların, bahçelerin son arzuları soruluyor adeta bu günlerde. Bütün bir yaz boyunca güneşi emen, yağmuru içen, bağrında binbir emeli büyüten toprak; artık son cömertliğini sergileyip dinlenmeye çekilmek istiyor. Dalında kalan son domatesin, kızaran son elmanın, tarladaki son bereketi toplayan nasırlı ellerin telaşı bundan. Toprak, üstündeki meyvesini, sebzesini insana teslim ederken tek bir şey diliyor: Hak ettiği o derin, huzurlu uykuyu…

Çünkü bilir ki toprak; dinlenmeden yeniden veremez. Bütün bir sezon boyunca insanı besleyen, büyüten bahçeler, sonbaharın ilk güneşiyle demlenmek, o serin rüzgârla nefes almak ister. Dalından henüz kopmamış bir meyvenin üzerindeki çiğ tanesinde, Eylül’ün o hassas dengesi saklıdır. Toprak da insan da bilincindedir ki; bu ay ne tam bir veda ne de tam bir başlangıçtır. Eylül, sadece durup arkada kalana ve önde bekleyene bakma durağıdır.
Peki ya bizler? Tarlalar, bahçeler kışa hazırlanırken, üzerindeki yükü insana devredip dinlenmeye çekilmeyi dilerken, biz kendi ruhumuzun toprağına ne ekip ne biçiyoruz? Yazın koşturmacası biterken, tıpkı o tarlalar gibi bizim de durup dinlenmeye, zihnimizdeki fazla yükleri döküp kendimizi nadasa bırakmaya ihtiyacımız var. Doğanın bu sessiz teslimiyeti ve ritmi, aslında insana en büyük rehberdir.

Dışarıda Yeşil, İçeride Sarı: Yavaşlamanın Zarafeti
Dışarıda yeşil yapraklar dururken, insanın içinde başlayan o tatlı “kendi içine çekilme” ve yavaşlama hissine ne demeli? Doğanın takvimi ile ruhun takvimi her zaman aynı anı vurmaz çünkü. Ağaçlar henüz yazdan kalma elbiselerini üzerlerinde taşırken, insan zihni çoktan o gürültülü, dışa dönük yaz sahnesinden çekilmeye başlar. Bu bir hüzün değildir; aksine, insanın kendi kabuğuna, kendi özüne dönme arzusudur.

Yaz boyunca dış dünyaya dağılan, kalabalıklarda bölünen, her yere yetişmeye çalışan dikkatimiz; Eylül’ün bu ilk serinliğiyle birlikte evine geri döner. İnsan, kendi içindeki o tenha odalara çekilmek, kapağı açılmamış kitaplarla, yarım kalmış düşüncelerle baş başa kalmak ister. Dışarıdaki yeşilliğin ortasında durup içimizdeki o sarı sıcak dinginliği dinlemek, ruhun kendine verdiği en güzel moladır.
Günümüz dünyası bize sürekli “koşmayı”, “yetişmeyi” ve “hep görünür olmayı” dayatıyor. Oysa Eylül’ün bu tatlı yavaşlama hissi, modern çağın bu dayatmasına verilen en zarif cevaptır. “Dur” der Eylül; “Acele etme. Bak, rüzgâr bile eserken acele etmiyor. Gün bile batarken tadını çıkarıyor.”

Gökyüzüne Bakıp Dökülen Duygular: Şiirin ve Fırçanın Sığınağı
Zamanın geçtiğini bir şekilde bize hatırlatan o günler ruhumuza da etki eder. Yazarların yazıları, şairlerin şiirleri, ressamların tuvalleri gökyüzüne bakıp bakıp dökülen duygularla dolar… Zamanın o sessiz, amansız akışı gündelik koşturmacanın içinde silikleşir gibi olur ama Eylül geldi mi, bir yolunu bulup ruhumuzun kapısını çalar. Akşamüstü erken batan güneşe, gökyüzünün kızıllaşan o hülyalı rengine bakarken, içimizde yankılanan şey sadece havanın serinliği değildir; zamanın parmaklarımızın arasından kayıp gidişinin fısıltısıdır.

İşte o anlarda insan, gözlerini gökyüzüne çevirmekten alamaz kendini. Çaresizliğin değil, bir kabullenişin ve derin bir hissedişin bakışıdır bu. Yüzyıllardır yazarların satırlarına dökülen, şairlerin mısralarına sığdırmaya çalıştığı o tanıdık sızı tam da bu göğe bakışlarda saklıdır. Ressamlar ise gökyüzünün o anki telaşını, bulutların arkasından süzülen son ışık sızmalarını tuvallerine hapsetmek için fırçalarına sarılırlar.

Şairin mısralarından dökülen her dize, Eylül’ün hüznüne karşı direnen birer ümit ışığına dönüşür. Nitekim hazanın o mağrur duruşuna ve Eylül’ün geçiciliğine dizelerimle şöyle seslenirim:

Bakma sen, Sonbaharın nazlı Eylül’üne,
Aldanma sakın o soluk, sarı benzine,
Sabır olur, sükût olur, şiir olur mevsimlerin içinde,
Emek olur, aşk olur, göçen kuş olur göklerde.
Bakma sen Sonbaharın edalı Eylül’üne,
Bağbozumu yalnızlıklarına, bir yaz adarım yine,
Bırak dökülsün hüzünlerin yaprakların üstüne,
Düşsün; ister kırgın, ister yorgun, ister acizliğine…
Bereketli yağmurlarının izlerinden,
Üşenme, mutluluklarını tek tek topla sen,
Geçtiğin yerlerdeki, biriken gamzelerinden
Bir demet yap, yedi renk çocuk gülüşlerinden.
Bakma sen sonbaharın durgun Eylül’üne,
Haydi, tut yakasından yaşamın, yapış ümitlerine,
Güz rüzgârında savrulsun elem keder, öylesine,
Meydan oku! Hazanlara kışlara, yaşamın serinliğine,
Alabildiğince… Olabildiğince…
Bakma sen sonbaharın çekip giden Eylül’üne,
Vefasızlığını, hayırsızlığını vurup durma yüzüne,
Merak etme “gelirim” dediyse gelecek yine,
Yürekten inan sonbaharın gözü yaşlı Eylül’üne…
Göğe bakmak; zamanın karşısında durup nefes almak, içimizdeki o dökülmeyi duyurmaktır. Eylülde gökyüzü, edebi ve görsel bir tuval gibidir. Şairlerin şiirleri birer birer o kızıllığa el uzatır; yazarların kaleminden kelimeler, ressamların fırçasından renkler dökülür. Bütün bu çaba, dökülmeye yüz tutmuş yapraklardan önce toprağa ve ruha bir iz bırakabilmek içindir
Ruhun Şiiri ve Eylül’e Veda
Eylül, sadece gözün gördüğü bir mevsim değil, yüreğin doğrudan hissettiği bir iç iklimdir. Her ne kadar doğa kabuğuna çekilse, yapraklar sararmaya yüz tutsa da ruhumuzda susmak bilmeyen bir ümidin sesi yankılanır. Bir yanda savrulan rüzgârın getirdiği hüzün, diğer yanda aydınlık sabahlara uyanma arzusu… Bütün bu karmaşa, şiirin o şifa veren ikliminde dinginleşir:
İçimde Eylül, ruhumda Eylül,
Susmak bilmez, yüreğimdeki bülbül,
Uçan kuşların ardından bakakalışım,
Yine gelecekler diye umutla doluşum.
Yaprak dökerken duygularım,
Sıcak, ıslak gülüşüne aldanırım.
Karamsarlığımı ötelerim biraz daha,
Uyanmak isterim aydınlık sabahlara,
Estikçe ılık rüzgârların, doğada başkalaşım,
Titretir gönülleri, renk senfonisi, bu karışım.
Usulca gelişinde saklar, gizlidir hüzün,
Her Eylül’de, geçip giderken ömrün,
Ah Eylül, üzüm gözlüm, sarışınım,
Nedendir sana sevgim, bu bağlanışım?
Tebessüm ederim, anlamsız boş hüzünlere,
Hoş geldin Eylül, sen de savrulacaksın ne çare…
Eylül geldi doğan güneşle
Umutlar bekliyor, hiç karamsarlığa düşme
Her doğan yeni gün,
Sağlık, sevinç, huzur getirsin ömrüme…
Eylül’ün Peşinde Yürümek ve Zamanla Barışmak
Gözümüzün önünde akıp giden günlerin ardından bakarken anlıyoruz ki; “gitmem lazım” diyen yazın arkasından koşmanın hiçbir anlamı yok. Zamanı durdurmaya çalışmak ya da avuçlarımızdan kayıp giden sıcak günlere tutunmak, giden mevsimin doğasına da bizim ruhumuza da aykırı.
Önümüze bakmalı, vakur bir adımla Eylül’ün peşine düşmeliyiz artık. Bütün yaz biriktirdiğimiz anıları, sahillerde bırakılan ayak izlerini, neşeli akşam sohbetlerini ve o telaşlı tatil koşturmacalarını gelecek yazlara devrederek yürümek en doğrusu. Eylül, geçmişe takılıp kalmak yerine; anıların yükünü hafifletip zihnin heybesine yerleştirme ve yeni bir adımla yola devam etme cesaretidir.
Şimdi dışarıda yeşil yapraklar hafif bir rüzgârla sallanırken, akşamüstü güneşi bulutların arkasına saklanmaya hazırlanırken yapacağımız en güzel şeygeride bıraktığımız günlere teşekkür edip önümüzdeki günlere bakmak.
Zaman geçiyor, evet. Günler kısalıyor, havalar soğuyor, toprak uykusuna hazırlanıyor.
Ama geçip giden zamanın karşısında ruhumuzu telaşa kaptırmak yerine, Eylül’ün sunduğu bu yavaşlama davetini kabul etmek bizim elimizde. Gökyüzündeki o kızıllık silinip yerini gecenin ilk yıldızlarına bırakırken, içimizdeki o tatlı “kendi içine çekilme” hissinin ve Eylül’ün peşinde yürümenin zarafetini yaşayalım.
Hoş geldin Eylül… Seni de seviyoruz, bunu bil.