KÖŞE YAZISI Mürşide Ayhan Oklu Köşe Yazarı

Mürşide Oklu Ayhan – Ağustos’ta Kocatepe Başkadır

10 Ağustos 2026 9 dk okuma
Paylaş:

Bazı aylar takvim yapraklarında yalnızca bir isimdir.
Bazıları ise bir milletin hafızası…
Ağustos, işte böyle bir aydır.

Hele konu Afyonkarahisar olunca, Ağustos’un anlamı bambaşkadır. Güneş daha yakıcıdır belki ama insanın yüreğini ısıtan sıcaklık güneşten değil, bu toprağın bağrında sakladığı hatıralardan gelir. Çünkü bu topraklar, yalnızca haşhaşın, buğdayın, kirazın yetiştiği bereketli ovalar değildir. Burası aynı zamanda bağımsızlığın yeniden filizlendiği, umudun yeniden ayağa kalktığı topraklardır.
Her yıl Ağustos ayı geldiğinde gözler ister istemez Kocatepe’ye çevrilir. Ama ben, Kocatepe’ye çıkmadan önce yolumu mutlaka Şuhut’a düşürürüm. Çünkü Kocatepe’deki büyük destanı anlamak için önce Şuhut’un sessizliğini dinlemek gerekir.
Bugün Şuhut’un sokaklarında yürüyenler, huzurlu bir Anadolu ilçesi görürler. Çarşısında selam veren insanlar, dükkânların önünde sohbet eden esnaflar, sabahın erken saatlerinde fırından yükselen ekmek kokusu, akşam serinliğinde meydanda dolaşan aileler…
Oysa bundan yüz dört yıl önce aynı sokaklar, tarihin en büyük sırlarından birini saklıyordu.
1922 yılının Ağustos ayı…
Artık sona yaklaşılıyordu.
Üç yıldır süren Millî Mücadele’nin kaderini değiştirecek büyük taarruz için gün sayılıyordu. Ankara’da hazırlanan planlar büyük bir gizlilik içinde yürütülüyor, düşmanın en küçük bir istihbarat elde etmesine bile fırsat verilmiyordu. Cephe gerisindeki her hareket, her sevkiyat, her emir büyük bir dikkatle uygulanıyordu.
İşte o günlerde Şuhut, Anadolu’nun en sessiz ama en önemli merkezlerinden biri hâline gelmişti.
Gündüzleri her şey olağan görünüyordu.
Tarlasında çalışan çiftçi, koyunlarını otlatan çoban, çeşmeden su taşıyan kadınlar…
Fakat geceleri başka bir hayat başlıyordu.
Ay ışığının altında sessizce ilerleyen askerî birlikler…
Kağnılar…Top arabaları…Cephane yüklü atlar…
Hiç kimse yüksek sesle konuşmuyor, emirler fısıltıyla veriliyor, lambaların ışıkları bile mümkün olduğunca gizleniyordu. Başarının ilk şartı gizlilikti.
Büyük Taarruz’un planı, yalnızca komutanların zihninde değil; Şuhut’un sessiz gecelerinde de şekilleniyordu.
O günlerde Anadolu insanı yalnızca cephede savaşmıyordu.
Kadınlar fırınlarda ekmek pişiriyor, çocuklar mermi taşımaya yardım ediyor, yaşlılar elde kalan son erzağı askere ulaştırmanın telaşını yaşıyordu.
Bir millet, sahip olduğu her şeyi ortaya koymuştu.Çünkü artık geri dönüş yoktu.
İşte Ağustos’un Şuhut’ta başka olmasının sebebi budur.
24 Ağustos 1922 gecesi…
Tarihî kaynakların aktardığına göre Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa ile birlikte Şuhut’a geldi. O geceyi bugün “Atatürk Evi” olarak korunan mütevazı binada geçirdi.
Dışarıdan bakıldığında sıradan bir Anadolu evi…
Ne gösterişli odaları vardı ne de ihtişamlı salonları.
Fakat o mütevazı odalarda verilen kararlar, yalnızca Anadolu’nun değil, mazlum milletlerin de kaderini değiştirecekti.
Düşünün…Gece ilerliyor.Şuhut sokakları sessiz.
Gökyüzünde yıldızlar…Bir odada haritalar masanın üzerine serilmiş.
Lambanın titrek ışığında cephe hatları yeniden gözden geçiriliyor.
Saatler ilerledikçe sessizlik daha da derinleşiyor.
Kimsenin yüzünde korku yok.
Yalnızca büyük bir sorumluluğun ağırlığı…
Mustafa Kemal Paşa biliyordu.
Ertesi sabah başlayacak yürüyüş, yalnızca askerî bir harekât olmayacaktı.
Ya istiklâl kazanılacak ya da Anadolu esaret altında kalacaktı.
Bu yüzden o gece belki de hiç kimsenin gözüne gerçek anlamda uyku girmedi.
Şuhut, tarihin nefesini tutmuştu.
Bugün Şuhut’ta gezen herkesin uğraması gereken yerlerden biri Atatürk Evi’dir.
O odalara girince insan ister istemez geçmişe yolculuk yapıyor.
Tahta döşemelerin sessizliği…Eski pencereler…Koridorlarda yankılanan ayak sesleri…
Sanki birazdan kapı açılacak ve Mustafa Kemal Paşa haritaları eline alarak dışarı çıkacakmış gibi…
Orada zaman durmuş gibidir.Tarih bazen büyük anıtların değil, küçük odaların içinde yaşar.
Şuhut’un tarihî dokusu yalnızca Atatürk Evi ile sınırlı değildir.
Bugün Keşkek Evi’nin bulunduğu çevrede dolaşırken bile insan geçmişin izlerini hisseder.
Taş yapılar…Dar sokaklar…Ahşap cumbalar…Anadolu’nun sade mimarisi…
Bazen bir çeşme başında durursunuz.

Belki yüz yıl önce aynı çeşmeden su alan bir Anadolu kadını, cephedeki oğlunu düşünüyordu.
Belki birkaç saat sonra kağnısıyla cephane taşıyacaktı.
Belki de son kez evinin kapısını kapatıyordu.
İşte tarih bazen kitaplarda değil; taşlarda saklıdır.
25 Ağustos gecesi…
Artık beklenen an gelmiştir.
Şuhut’tan başlayan büyük yürüyüş sessizce devam eder.
Komutanlar, kurmay heyeti ve seçilmiş birlikler gece karanlığından faydalanarak Kocatepe’ye doğru ilerler.
Ayak sesleri bile duyulmayacak kadar dikkatli hareket edilir.
Kimse konuşmaz.Çünkü karşı tepelerde düşman vardır.Anadolu’nun kaderi birkaç saat sonra yazılacaktır.Bu yürüyüş, yalnızca kilometrelerce yol almak değildir.Bu yürüyüş, bağımsızlığa doğru atılan en önemli adımdır.
Çakırözü Köyü…
Bugün sakinliğiyle insanı karşılayan bu köy, o günlerde tarihin en kritik güzergâhlarından biriydi.
Karanlık gecede ilerleyen birlikler buradan geçerken tek düşünceleri vardı:
Sabah olmadan Kocatepe’ye ulaşmak…
Köylüler sessizce yolları gösteriyor, askerlerin ihtiyaçlarını karşılıyor, kimse yüksek sesle konuşmuyordu.
Anadolu insanı, sırrı mezara götürür gibi koruyordu.
Belki de Büyük Taarruz’un başarısında bu sessiz kahramanların payı sandığımızdan çok daha büyüktü.
Onlar cephede silah kullanmadılar.Ama zaferin görünmeyen neferleri oldular.
Bugün Şuhut’un insanı başını gururla kaldırabiliyorsa, bunun haklı bir sebebi vardır. Çünkü bu topraklar, Büyük Taarruz’un sessiz hazırlıklarına ev sahipliği yapmış, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın son karargâhlarından biri olmuş ve zafere uzanan yürüyüşün ilk adımlarına tanıklık etmiştir. Şuhut, bu tarihî onurla ne kadar övünse azdır.
Sonunda… Beklenen sabah geldi.26 Ağustos 1922 sabahı…Henüz güneş doğmamıştı.
Kocatepe’nin zirvesinde Mustafa Kemal Paşa dürbünüyle ovaya bakıyordu.
Aşağıda düşman mevzileri…Biraz sonra başlayacak topçu ateşi…Dakikalar sonra değişecek bir tarih…Saatler 05.30’u gösterdiğinde ilk top sesleri Anadolu semalarında yankılandı.
Sessizlik sona ermişti.Artık millet konuşuyordu.Toplar konuşuyordu.Bağımsızlık konuşuyordu.Kocatepe’den yükselen o ilk ses yalnızca Afyon ovasında duyulmadı.Anadolu’nun dört bir yanında umut oldu.Birkaç gün sonra Dumlupınar’da kesin zafere ulaşan süreç başlamış oldu.
Bugün her yıl binlerce insan Şuhut’tan Kocatepe’ye Zafer Yürüyüşü yapıyor.Gençler…Yaşlılar…Çocuklar…Gaziler…Şehit yakınları…Binlerce insan aynı yolda yürüyor.Belki yoruluyorlar.Belki ayakları ağrıyor.Ama hiç kimse şikâyet etmiyor.Çünkü o yol, yalnızca yürünecek bir güzergâh değildir.
O yol, minnet yoludur.Her adımda insan şunu düşünüyor:Yüz dört yıl önce bu yolu gecenin karanlığında yürüyen Mehmetçik ne hissediyordu?Ayağındaki çarık nasıldı?Kaç gündür uyumamıştı?Ailesini son ne zaman görmüştü?Ve en önemlisi…Sabah sağ kalacağını biliyor muydu?
İşte bu soruların cevabı, insanın boğazını düğümlüyor.
Belki de Mustafa Kemal Kocatepe’yi yalnızca yüksek olduğu için seçmedi. Oradan bakınca Afyon Ovası görünüyordu; ama onun gözleri ovanın ötesini görüyordu. O tepeden yalnızca düşman siperlerine değil, bağımsız Türkiye’nin ufkuna bakıyordu. Kocatepe, bu yüzden sadece bir komuta noktası değil, Cumhuriyet’e açılan kapının ilk basamağıydı.
Kocatepe bugün sessizdir.Ama o sessizliğin içinde binlerce ses vardır.Mustafa Kemal’in kararlı bakışı…İsmet Paşa’nın vakur duruşu…Fevzi Paşa’nın sarsılmaz iradesi…Mehmetçiğin “Vatan sağ olsun.” diyen yüreği…Anadolu kadınının duası…Şuhutlu çocuğun umut dolu gözleri…Hepsi aynı rüzgârın içinde yaşamaya devam ediyor.
Bizler bugün özgürce bu topraklarda dolaşabiliyorsak, bunu yalnızca cephede savaşan kahramanlara değil; cephe gerisinde sessizce görev yapan isimsiz insanlara da borçluyuz.
Şuhut’un kadınlarına…Çakırözü’nün yaşlılarına…Kağnı süren analara…Ekmeğini paylaşan çocuklara…Onlar tarihin satır aralarında kalan ama zaferin gerçek sahipleri arasında yer alan kahramanlardır.
Ağustos geldiğinde Kocatepe neden başka görünür, biliyor musunuz?Çünkü o dağ yalnızca kayalardan oluşmaz.Her taşında bir hatıra vardır.Her yamacında bir dua…Her rüzgârında bir Mehmetçiğin nefesi…Her gün doğumunda Mustafa Kemal’in “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emrine uzanan büyük yürüyüşün izleri…
İşte bunun için Ağustos ayı Afyon’da yalnızca sıcak bir yaz mevsimi değildir.Bir milletin yeniden ayağa kalktığı aydır.Şuhut ise bu büyük destanın sessiz hazırlık odasıdır.Kocatepe, zaferin kürsüsüdür.Ve bizlere düşen görev; bu toprakların yalnızca taşını toprağını değil, hatıralarını da korumaktır.
Çünkü tarih, ancak hatırlandığı sürece yaşar.Her Ağustos sabahında Kocatepe’nin doruğunda dalgalanan al bayrağa baktığımda aynı cümle gönlümde yankılanıyor:
Zafer, top seslerinden önce yüreklerde kazanılmıştı.
İşte onun için…
Ağustos’ta Kocatepe başkadır.