KÖŞE YAZISI Mürşide Ayhan Oklu Köşe Yazarı

Tarihin Şahidi Şuhut – Mürşide Oklu Ayhan

17 Ağustos 2026 9 dk okuma
Paylaş:

Zaman, bazı coğrafyalarda sadece günleri, haftaları ve mevsimleri kovalayan sıradan yaşanmışlıklardan ibaret değildir. Bazı topraklar vardır ki, attığınız her adımda yerin altından ve üstünden geçmişin derin sesleri yükselir; bastığınız toprağın altında katman katman birikmiş medeniyetlerin nefesini yanı başınızda hissedersiniz. Şuhut, işte tam olarak böyle bir yerdir. Yüzeysel bir gözle bakıldığında kendi halinde, Ege’nin iç kesimlerine doğru uzanan, kendi dünyasında sakin bir Anadolu ilçesi gibi görünebilir. Ancak bu durgun ve mütevazı görünüşün arkasında, binlerce yılın birikimiyle yoğrulmuş, ilmek ilmek işlenmiş devasa bir toplumsal hafıza yatar.

Daha önce yazdığım gibi benim Şuhut ile olan kişisel bağım da aslında çok eskiye, çocukluğumun o masum ve puslu yıllarına dayanır. Babamın görevi dolayısıyla henüz 3-4 yaşlarındayken kısa bir süre yolumuz düşmüştü bu kadim topraklara. Zihnimin bir köşesinde, o günlerden kalan silik ama sıcacık hatıralar, çocuk gözüyle bakılmış, sonradan hep anlatılmış renkler ve kokular saklıydı.
Yıllar sonra, Afyonkarahisar Valiliği’nin öncülüğünde yürütülen Kadın Kültür Evleri projesi kapsamında, o üretken ve yürekli kadınlarımızın hikâyelerini, emeklerini ve anılarını bir kitaba dönüştürmek için Şuhut’a tekrar adım attığımda; çocukluğumun o puslu anıları yetişkin bir araştırmacı-yazarın gözlemleriyle birleşiverdi. O sokaklarda yürürken hafif bir rüzgâr esse, sanki binlerce yıl öncesinin gürültülü pazar yerlerinden gelen fısıltılar veya bir asır öncesinin at nalları kulağıma çalınır gibi oldu. En azından ben, o sokaklarda her yürüdüğümde, fırınların başından geçerken veya bir taş duvarın gölgesinde durduğumda tam olarak böyle hissettim.
Sahi, hiç düşündünüz mü üzerinde yaşadığımız veya içinden geçtiğimiz kentin adının ne anlama geldiğini?
Dil bilimciler ve tarihçiler Şuhut kelimesinin etimolojik kökenine indiklerinde, Arapça “şuhûd” yani “şahitler, tanıklık edenler, bir gerçeğe gözleriyle tanık olanlar” anlamına gelen bir çoğul kelimeyle karşılaşırlar. Kentlerin de tıpkı insanlar gibi bir kaderi, bir karakteri ve bir ruhu varsa eğer, Şuhut’ta dünyada adının hakkını sonuna kadar veren nadir yerleşim yerlerinden biridir. Burası sadece haritada bir koordinat noktası ya da yol kenarında duran sıradan bir tabela ismi değildir. Taşıyla, toprağıyla, avlulu eski evleriyle, taş fırınlarından yükselen o mis gibi dumanıyla ve en önemlisi gözlerinin içinde asırların bilgeliğini taşıyan insanıyla binlerce yıllık devasa bir tarihe tanıklık eden canlı bir abide gibidir.
Özellikle Ağustos ayı gelip çattığında, bu kadim ilçenin rüzgârı bile bir başka esmeye başlar. Sarı sıcağın ovayı boydan boya kapladığı, ekinlerin biçilip tarlaların sarının her tonuna büründüğü bu kavurucu günlerde rüzgâr; sadece yazın en sıcak dönemini değil, tarihin, talihin ve koskoca bir milletin kaderinin kırıldığı o büyük anları fısıldar insan kulaklarına.
Bugün Kadın Kültür Evleri’nde el emeği göz nuru dökülen, pazarında selamlaştığımız, kahvehanesinde çay içtiğimiz o mütevazı Şuhut’un hemen altında, yerin derinliklerinde binlerce yıl öncesinin gürültülü, görkemli ve zengin kenti Synnada uyumaktadır. Frigya bölgesinin bu devasa idari merkezi, zamanında Roma İmparatorluğu’nun Anadolu’daki en önemli eyalet başkentlerinden biriydi. Dünya mimarisinin kalbi sayılan Roma’da; sarayların, devasa tapınakların ve zafer taklarının sütunlarını süsleyeno meşhur mor ve kırmızı damarlıPavonazzetto(Frigya Mermeri) dünya üzerindeki en pahalı ve prestijli mermer türüydü. “Pavonazzetto” (tavus kuşu moru/deseni)mermerlerin ticareti, hukuki idaresi ve dünya pazarlarına sevkiyatı işte bu topraklardan karara bağlanırdı. Mermer ocakları komşu İscehisar civarında olsa da bu muazzam mermer organizasyonunun beyin merkezi Synnada’nın kalbiydi. Antik dönemin dünyasında bir kentin kendi adına para basabilmesi, günümüzün küresel finans merkezlerine denk bir güç göstergesiydi ve Synnada, kendi adına bastığı o bronz ve gümüş antik sikkelerle Akdeniz havzasındaki tüm tüccarların bildiği bir kavşak noktasıydı.
Ancak Şuhut’un tarihi sadece mermer ticaretinden veya sakince akan zenginlik zamanlarından ibaret kalmadı elbette. Bu topraklar çağlar boyunca kralların, imparatorların ve orduların bizzat ayak bastığı fırtınalı sahnelere de göğüs gerdi. Roma İmparatoru Caracalla’nın Anadolu seferleri sırasında bizzat ziyaret edip kente özel imtiyazlar bahşettiği günlerden, Roma’nın taht kavgalarında generallerin Şuhut Ovası’nı stratejik bir üs olarak kullandığı dönemlere kadar pek çok siyasi olaya sahne oldu.
Zaman ilerledikçe Bizans ile Arap ordularının kale surları önünde cenk ettiği, Ebu Ubeyde ve Battal Gazi gibi destansı isimlerin izlerinin kaldığı bir askeri savunma hattına dönüştü. Türklerin Anadolu’yu yurt edinme sürecinde, 1176 Miryokefalon Savaşı öncesinde Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan’ın atlılarının Şuhut dağlarında ve geçitlerinde Bizans ordusuna karşı uyguladığı kıvrak taktikler, tarihin seyrini değiştiren zaferlerin zeminini hazırladı. 16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı Anadolu’sunu sarsan Celali İsyanları sırasında asilerin yağmalarından zarar gören Şuhut halkı, kenetlenerek kale surlarına ve dağ köylerine sığınmış, toprağını ve bağımsızlığını korumasını bilmiştir.
Çağlar birbiri ardına devrildi, Roma’nın mermer sütunlarının yerini Selçuklu ve Osmanlı’nın ahşap dokulu, toprağa saygılı kerpiç ve taş evleri aldı. Kentin adı Synnada’dan Şuhut’a dönüştü ama toprağın bereketi ve insanının o vakur duruşu hiç değişmedi
Dün bölgesinin ambarı ve ticaret merkezi olan Şuhut, bugün de mutfağındaki meşhur keşkeği ve tarlalarındaki bereketli patatesiyle aynı kültürel canlılığı sürdürüyor. Şuhut keşkeği ve bu toprağın lezzetini Türkiye’ye taşıyan patatesi sadece birer yiyecek değildir; sabrın, zamanın, nasırlı ellerin ve imecenin en güçlü simgesidir. Taş fırınlarda akşamdan yakılan ateşin üzerine konan çömleklerin sabaha kadar ağır ağır demlenerek pişmesi de gecenin ayazında patates söküp çuvallayan o samimi emek de modern dünyanın o “aceleci”, sabırsız ve hızlı tüketim kültürüne verilmiş ne güzel ne derin bir cevaptır!
Anı kitabını yazarken yakından tanıma ve dinleme fırsatı bulduğum Şuhut kadınının azmi, direnci ve üretkenliği de işte bu köklü imece kültürünün doğrudan bir devamıdır. Dün Kocatepe’ye sırtında mermi taşıyan, fırınlarda gece gündüz orduya ekmek pişiren o bereketli ve fedakâr ruh; bugün Kadın Kültür Evleri’nde kentine, ailesine ve ekonomiye değer katan kadınlarımızın hünerli ellerinde ışıldamaya devam etmektedir.
Hele ki 1922 yılının 25 Ağustos’unu 26 Ağustos’a bağlayan o zifiri karanlık ama umut dolu gece yok mu… Gazi Mustafa Kemal Paşa ve kurmay heyeti, kasabanın kalbinde yer alan Hacı Veli Konağı’nda (Atatürk Karargâhı) gaz lambasının cılız ışığı altında haritaları açmış, bir milletin bağımsızlık planlarını son haline getiriyordu. Ordunun varlığını düşmana sezdirmemek adına atların ayaklarına keçe ve çuvallar bağlandı. Şuhut’tan çıkıp Çakırözü köyü üzerinden Kocatepe’ye doğru süzülen o gizli kafile, sadece patika yollarda yürümüyordu; bir milletin hürriyet hayalini ve geleceğini sırtında taşıyordu. Şuhut, o gece Türk tarihinin en anlamlı, en kutsal güzergâhının, yani Zafer Yolu’nun başlangıç durağı ve kalbi oldu.
Çocukluğunda bu topraklara kısa ama sıcak bir anı bırakıp, yıllar sonra yetişkin bir araştırmacı-yazar gözüyle burayı tekrar soluyan biri olarak çok iyi biliyorum ki; Şuhut sadece üzerinde doğup büyüyenlerin değil, tarihine, köklerine ve taşıdığı ruha saygı duyup hissen bağ kurabilen herkesin ortak mirasıdır.
Şuhut, adının kelime anlamının hakkını tam olarak vererek; tarihin, medeniyetlerin, büyük savaşların ve zaferlerin en yakın “şahidi” olmaya devam ediyor. Bu gazeteyi elinde tutan her bir okura ve bu toprağın ekmeğini yiyen her birimize düşen görev ise; bu büyük mirasa sahip çıkmak, onu yaşatmak, kaleme almak ve yarının çocuklarına bir gurur belgesi olarak devretmektir.
Çocukluğunda bu topraklara kısa ama sıcak bir anı bırakıp, yıllar sonra yetişkin bir araştırmacı-yazar gözüyle burayı tekrar soluyan biri olarak çok iyi biliyorum ki; Şuhut sadece üzerinde doğup büyüyenlerin değil, tarihine, köklerine ve taşıdığı ruha saygı duyup hissen bağ kurabilen herkesin ortak mirasıdır.
Şuhut, adının kelime anlamının hakkını tam olarak vererek; tarihin, medeniyetlerin, büyük savaşların ve zaferlerin en yakın “şahidi” olmaya devam ediyor. Bu gazeteyi elinde tutan her bir okura ve bu toprağın ekmeğini yiyen her birimize düşen görev ise; bu büyük mirasa sahip çıkmak, onu yaşatmak, kaleme almak ve yarının çocuklarına bir gurur belgesi olarak devretmektir.