KÖŞE YAZISI Mürşide Ayhan Oklu Köşe Yazarı

Kaybolan Değerler, Yitip Giden Sofralar

7 Ocak 2026 11 dk okuma
Paylaş:

Geçen gün, içimden arabaşı yapmak geldi. Aslında, ailemizde sık yapılan bir yemek değildi. Belki babaannem yapardı ya da anneannem. Birkaç kez yemiştim, kalabalık aile sofrasında neşeyle yenen, hamuru ve çorbasıyla lezzetli bir yemekti.
Çocukluğumda ya da gençliğimde hiç yemediğim arabaşını, nasıl özlemişim, anlatamam. Acaba, bir ya da iki kuşak önceki ninelerimin yaptığı yemekler, genetik bir özellikten mi dolayı favori yemeğim oldu? Hıngal gibi, sık sık yapılamayan başka yemekler de var tabii. Sonradan bu yemekleri yapar oldum.
Benim gibi, evde hiç yapılmayan yemekleri yeğenim de sevmişti. Arabaşı ve hıngal gibi yemeklere merak sarmıştı. İki, üç kuşak sonra bu durum ortaya çıkmıştı. İlginç değil mi?
Genetik hafıza gibi bir şey devreye girdi galiba; belki de içgüdüsel bir şekilde o yemeklere karşı bir çekim hissediyorsun. Ya da annenin bilmediği, ancak ninelerinin yaptığı yemeklere karşı bir tür kültürel bağ oluşmuş olabilir.
Büyüklerimiz hep anlatırdı Uzun kış geceleri olunca kalabalık o eski sofralar, sohbetin yanı sıra birlikte geçirilen zamanın da tadını çıkarttıklarını. Tıpkı kışın soba başında toplanmış bir aile gibi, arabaşı gibi yemekler de, bir arada olmayı, birlikte olmanın sıcaklığını hatırlıyorlardı. El birliği ile yapılan börekler, bükmeler, Mahalle fırınına konulan keşkekler…
Sobanın üzerinde kaynayan çaydanlığın buharı, patlayan kestanelerin sesi arasında, sofralar sadece mideleri değil, ruhları da doyuruyordu ki özlemle anıyorlardı eski günlerini.O yemekler, tıpkı dedelerimizin, ninelerimizin anlattığı hikayeler gibi, zamana yayılan bir mirastı.
Arabaşı da işte böyle bir yemek; zamanla, bir kuşaktan diğerine geçen, soğuk kış gecelerinde etrafını sardığımız bir geleneğin, sohbetlerin vazgeçilmez bir parçası. Çocukken bir anlamı olmayan, ama yıllar sonra, o eski sofralardan alınan bir lezzet, şimdi hayatımızın bir parçası oldu. Belki de yemekler, yaşanmış anılarla, kaybolan değerlerle birleştiği için bu kadar özel.
Geçmişin yemekleri, sadece lezzetleriyle değil, o yemeklerin arkasındaki hatıralarla da değer kazanır. İki kuşak önce mutfağında büyüdüğüm yemeklerin artık benim mutfak alışkanlıklarım haline gelmiş olması, aslında geçmişin izlerini taşıyor. O eski sofralar, yalnızca mideyi değil, ruhu da doyuruyordu. Çünkü her yemek, bir hikâye anlatır, bir anıyı yaşatır.
Özellikle büyük şehirlerde, her şeyin hızlı olması gerektiği bir dünyada, sofralar da hızla hazırlanabilen, pratik yemeklerle doluyor. Dondurulmuş gıdalar, hazır yemekler, mikrodalgada ısıtılan öğünler, birer zaman tasarrufu sağlasa da, sadece fiziksel doygunluk yaratıyor. Oysaki, o yemeklerin etrafında bir sohbet, gülüşmeler, paylaşılan anlar olmalı. Kışın soba başında, ya da yazın bir bahçede, tabakta bir salata bile olsa, sofranın sıcaklıktaşıması gerekir. Ancak bugün çoğu zaman sofralar sadece doyurmak için var. Duygusuz, başkalarını görmeden, bazen sessizce.
Nerde o uzun kış gecelerinde dışarıda kar, ayaz, içeride sobanın başında toplanmış kalabalıklar?… Aile, akraba, komşu. Kimsenin acele etmediği, saatin anlamını yitirdiği geceler.Büyükler konuşurdu. Küçükler susardı.
Ama o suskunluk boş değildi. Saygıydı, öğrenmeydi.
Dedeler, nineler aynı hikâyeleri defalarca anlatırdı. Biz her seferinde başka bir yerinde dururduk. Çünkü o sözlerin içinde hayat vardı. Söz kesilmezdi. Dinlemek can kulağı ile bir şeyler öğrenmek, bilgelikti.
Şimdi herkes konuşuyor.Ama kimse dinlemiyor.
Kuşaklar arası kopuş belki teknolojiyle değil, sabırsızlıkla başladı. Büyükler hâlâ anlatmak istiyor. Anlatacakları şeyler geçmiş değil, unuttuklarımız.
Bir toplum, büyüklerini susturduğu gün değil; onları dinlemediği gün yaşlanır.
Eskiden sofralar büyüktü.Yemek azdı belki ama etrafı kalabalıktı.
Yer sofrasına diz çökülür, aynı tabaktan lokma alınırdı. Kimse “benim” demezdi. Sofra sadece karın doyurmazdı; gönül de doyururdu. Şimdi yer sofralarına oturamıyoruz. Dizlerde kireçlenme, ağrı diz çökemiyoruz. Sofra başında geçirilen zaman, kelimelerden daha fazlasını ifade ederdi.
Yıllar geçtikçe, bir sofra etrafında toplanmanın verdiği huzurun, kaybolan bir değer olduğunu fark ediyorum bu, sadece karın doyurmak değil, kalpleri de doyurmak demekti. Bugün sofralarımız ne kadar donanımlı olursa olsun, birlikte olma anlamı o eski sofralarda bulunuyordu. Çünkü eski sofralar, sadece yiyecek değil, bir arada olmanın anlamını da taşırdı. Hangi sofra başında olursak olalım, herkesin bir araya gelmesi, o sofrada bir yudum sohbet etmesi daha önemliydi.”
Sofra dağıldıkça sohbet kısaldı. Sohbet kısaldıkça bağlar inceldi.
Bugün herkesin tabağı ayrı, zamanı ayrı, hayatı ayrı. Aynı evdeyiz ama aynı sofrada değiliz. Sofra gidince, birlikte olma hâli de gitti. Hayat her birimizi bir yana dağıttı. “Yıllar içinde her şey değişiyor. Ancak bir şey var ki, kaybettiğimiz, sadece maddiyat değil, bir arada olmanın verdiği o derin anlam.
Kışın soba başında, ailelerin, komşuların birlikte vakit geçirdiği o anlar, yalnızca yiyecekten değil, insanın birbirini anlamasından besleniyordu. Bugün insanlar daha yalnız, daha fazla sahip oldukları halde, bir arada olmanın değerini yitiriyorlar. Yalnızca yemekleri değil, zamanın değerini de kaybettik. Teknoloji hayatımıza girmiş olabilir ama sabır ve paylaşmanın yeri, yerini teknolojiye bırakmış gibi hissediyorum.

Zenginlik, sahip olmakta değil; razı olabilmekteydi.
Eskiden evler sessizdi.
Ama o sessizlik huzurdu.
Sobanın çıtırtısı, saatin tıkırtısı, anlatılan bir hatıra… Gürültü yoktu ama hayat vardı. Şimdi her yer ses dolu, içimiz boş.
Televizyonlar açık, telefonlar elimizde. Gürültü arttıkça, kalbimiz daha da sessizleşiyor.
Sessizlik gitti, huzur da onunla birlikte.
Bazı sessizlikler susturmaz, iyileştirir.
Eskiden hâl hatır sormak cümleyle değil, duruşla olurdu.
“İyi misin?” sorusu gerçekten merak edilirdi.
Bir “Nasılsın?” yeterdi.
Cevabı dinleyecek sabır vardı çünkü.
Şimdi sorular var ama cevaplara zaman yok. Herkes anlatmak istiyor, kimse duymak istemiyor.
Eskiden sorular azdı, cevaplar gerçekti.
Büyükler hâlâ orada. Anlatacakları hâlâ var
Onlar yaşlandıkça, bakımları zorlaştıkça, bakım evlerine göndermeyi düşünüyoruz; oysa onlardan öğreneceğimiz çok şey var.
Belki de büyüklerin anlattığı eski hikayeler, bugün eskisi gibi ilgi görmüyor. Çünkü geçmişin içinde yaşamaktan çok, geleceği konuşmaya başladık. Ama geçmiş, hala çok değerli. Anlatılacak çok şey var. Kuşaklar arası kopuş, belki teknolojiyle değil, sabırsızlıkla başladı. Büyükler hâlâ anlatmak istiyor. Anlatacakları şeyler geçmiş değil, unuttuklarımız. Bir toplum, büyüklerini susturduğu gün değil; onları dinlemediği gün yaşlanır. O yüzden her fırsatta büyüklerimize kulak vermek gerek. Onlar geçmişin zenginliğini taşır, bize aktaracak çok şeyleri vardır.
Bazen, geçmişin izleri kadar kıymetli, onların anlattığı her bir hikâye. Her biri birer yaşam dersiydi. Bu dersler, bir yemekle, bir sofra ile başlardı. Arabaşı gibi bir yemek, sadece mideleri değil, kalpleri de doyururdu. Çünkü o sofralarda bir arada olmak, sadece yemek paylaşmak değil; zamanın hızına karşı, geçmişi ve geleceği birleştirmekteydi. Büyükler, bir tabaktan aynı lokmayı alırken bile, hayatın her anını paylaşır, her sözüyle öğrettikleriyle bizleri şekillendirirdi.
Şimdi, onları dinlemeyi unuturken, kaçırdığımız şey belki de en değerli olanıdır. Onların, yılların biriktirdiği bilgeliğiyle, hayatı daha sade ama anlamlı bir şekilde yaşama becerisidir. Arabaşı gibi yemekler, sadece bir sofrada değil, hayatın kendisinde de hepimizin bir araya gelebileceği anları hatırlatıyordu.
Biz kaybolmadık. Sadece kulaklarımız kalabalığa alıştı. Belki de yapılacak şey çok basit: Susmak. Dinlemek. Anlamak.
Büyükler hâlâ bizimle. Anlatacakları vardır mutlaka. Aslında yalnızca fiziksel olarak var olması değil, onların bilgeliklerini, deneyimlerini ve geleneksel değerlerini aktarmaya devam ettiklerini biliyoruz. Sadece anlamamız ve dinlememiz gerekiyor. Toplumsal bir farkındalık ve bir çağrıdır. Büyüklerimiz, geçmişin öğretilerinin, kültürün, insan olmanın değerlerinin kaybolmaması için hala bizimle olduklarını ve aktaracak çok şeyleri olduğunu hatırlamamız gerekiyor.
Ama asıl eksilen, kulaklarımızdan önce kalplerimizdeki saygı ve sevgi. Eskiden büyüklerin sözü kesilmezdi; sadece yaşlarından değil, taşıdıkları hayattan ötürü dinlenirlerdi. Bugün herkes konuşuyor, herkes haklı, ama kimse kimseye yer açmıyor. Saygı gidince sevgi de inceldi; sevgi incelince bağlar koptu. O eski huzuru tekrar nasıl duyacağız, herkes bir yerlere dağılmışken? Belki de cevap yine çok basit: Saygıyı hatırlamak, sevgiyi geri çağırmak. Susmak. Dinlemek. Anlamak. Geçmişe dönmek için değil, bugünün dağınıklığında yarını kurtarmak için. Çünkü bir toplum, saygıyı ve sevgiyi kaybettiğinde değil; onları unuttuğunda dağılır.
Unuttuğumuz bir diğer şey de aile içindeki eğitim. Aile, çocuklarımıza sadece yaşam becerilerini değil, aynı zamanda insan olmanın değerlerini de öğretmelidir. Saygı, sevgi, hoşgörü… Bunlar, en iyi aile içinde öğretilir. Ancak bugün, aile yapılarımızda bu değerler zayıfladı; çocuklarımız yalnızca akademik başarıya odaklanıyor, duygusal ve ahlaki büyümeleri göz ardı ediliyor. Belki de yapmamız gereken şey, gözlerimizi açmak, içsel huzuru yeniden keşfetmek ve birbirimize daha fazla değer vermek olmalı.
Bugün, bireyselleşen dünyada, sofralar da yalnızlaşıyor. Birçok kişi, günün sonunda işten yorgun bir şekilde eve geldiğinde, başka biriyle paylaşmadan yemek yer. Öğünler artık birer yalnızlık anı olabiliyor. Her bir yemek, sadece bir açlık giderme aracı olmaktan çıkıp, bir hızlı çözüm halini alıyor. Yemek masası, çoğu zaman sadece gözlerini ekranda gezdiren ya da telefonuyla meşgul olan kişilere dönüşüyor. Sofra, bir zamanlar toplanma yeri, birlikte olma, geçmişin konuşulmasıydı. Şimdi ise, artık sadece “yemek” olarak kalıyor, diğer anlamlarından sıyrılıyor.
Kısaca özetleyecek olursam: soğuk kış akşamların vazgeçilmezi, annelerimizin, ninelerimizin o usulca içimizi ısıtan yemeklerden olan Arabaşı, belki de ilk aklımıza gelenlerden. Kışın soğuklarına meydan okuyan, hamurunun inceliği ve tavuk suyunun derinliğiyle hem bedeni hem ruhu ısıtan bir gelenek. Benim için arabaşı, sadece bir yemek değil; geçmişin izlerini taşıyan, geçmişin sesi gibidir. Toplumlar, yalnızca bireylerinden değil, değerlerinden, kültürlerinden beslenir. Büyüklerimizin söyledikleri, unutmadıkları, bizim için taşıdıkları bilgi birer miras. Bu mirası yaşatmak, sadece yemek tariflerini değil, onların öğretilerini de yaşatmak demektir. Eski yemeklerin özlemi, bize sadece geleneksel tarifleri değil, paylaşmanın, sabrın ve büyüklerimizden öğrendiğimiz değerlerin önemini hatırlatıyor.