KÖŞE YAZISI Mürşide Ayhan Oklu Köşe Yazarı

DÜNÜN DOĞRUSU BUGÜNÜN SORUSU – MÜRŞİDE AYHAN OKLU

26 Ekim 2026 8 dk okuma
Paylaş:

Emekli olduktan sonra boş duramadım. Çeşitli hobi kurslarına katıldım, yeni şeyler öğrendim, belgeler aldım. Şimdilerde ise el nakışı kursundayım. Bu kurslar yalnızca el becerisi kazandırmıyor; kadınların bir araya gelip sohbet ettiği, dertleştiği, hayatı paylaştığı sosyal ortamlar da oluşturuyor

.
Dün yine kurstaydık. Her zamanki gibi sohbetimiz gündelik hayatın etrafında dolaşıyordu. Bir yandan işimizi yapıyor, bir yandan da konuşuyorduk. Hayat pahalılığı, ekonomi, kaynanalar, görümceler, çocuklar, eşler derken söz eğitime geldi. Günümüz öğrencilerinin tutumlarından, velilerin çocuklarına karşı aşırı korumacı tavırlarından ve öğretmenlerin giderek zorlaşan çalışma koşullarından konuşmaya başladık.
Genç bir kurs arkadaşımız yaşadığı bir olayı anlattı. Üçüncü sınıfa giden çocuğunun okulunda bir veli, kendi çocuğunu dövdüğünü düşündüğü öğrenciyi bulmak için sınıfa giriyor. Öğretmenin gözü önünde, diğer öğrencilerin arasında o çocuğa bağırıp çağırıyor, onu hırpalıyor.
O sırada o çocuk neler hissetti, bilemiyorum. Ancak genç kadının anlattığına göre, yaşananlardan sonra kendi çocuğu iyice korkmuş, bir daha okula gitmek istememiş. Peki, sınıfta bulunan diğer çocuklar? Bir yetişkinin öfkesi karşısında yaşadıkları korkuyu tahmin etmek zor değil.
Düşündükçe insanın içi burkuluyor.
Elbette hiçbir anne baba çocuğunun üzülmesini, haksızlığa uğramasını istemez. Evladının canı yandığında öfkelenmesi de doğaldır. Ancak çocuğunu korumak isteyen bir yetişkinin başka bir çocuğu korkutmaya, aşağılamaya ya da hırpalamaya hakkı olabilir mi?
Çocuğunu korumak, başka bir çocuğa zarar vermeyi haklı çıkarmaz.
Bir sorun varsa bunun çözüm yolu bellidir. Öğretmenle görüşmek, okul yönetimine başvurmak, gerektiğinde ilgili makamlardan yardım istemek… Okul, yetişkinlerin hesaplaşma yeri değildir. Orada bulunan her çocuk, kendisini güvende hissetme hakkına sahiptir.
Üstelik o gün sınıfta yaşananlar yalnızca iki çocuk arasındaki bir mesele olarak kalmıyor. Onlarca çocuk, bir yetişkinin öfkesine tanıklık ediyor. Belki de o gün, sorunların konuşarak değil, bağırarak ve güç kullanarak çözülebileceğini öğreniyor.
Çocuklarımıza sürekli nasihat ediyoruz: Arkadaşını incitme, kavga etme, öfkene yenilme, başkasının hakkına saygı göster…
Peki, biz yetişkinler bunları ne kadar uyguluyoruz?
Tam da bu sorular üzerinde düşünürken Afyonkarahisar’ın Şuhut ilçesinden basına yansıyan bir haber dikkatimi çekti. Bir lisede, yetim olduğu belirtilen bir kız öğrencinin kıyafeti nedeniyle okul müdürü tarafından diğer öğrencilerin önünde tokatlandığı iddia ediliyordu.
Olayla ilgili iddiaların doğruluğu, yapılacak inceleme ve soruşturmayla ortaya çıkacaktır. Henüz kesinleşmemiş bir iddia üzerinden herhangi bir kişiyi suçlu ilan etmek doğru değildir. Ancak haberin gündeme getirdiği mesele üzerinde düşünmekten de kaçamayız.
Gücünüz yetimlere mi yetiyor?
Bu soru, yalnızca bir haber başlığı değil, hepimizin kendisine sorması gereken vicdani bir sorudur.
Bir çocuğun karşısında durduğumuzda onun bizden daha güçsüz olduğunu unutmamalıyız. Çocuk, yaşadığı haksızlığı anlatamayabilir, korkusundan susabilir, kendisini savunmakta zorlanabilir. Hele karşısındaki kişi öğretmeni ya da okul yöneticisiyse kendisini ifade etmesi daha da güçleşebilir.
Bir çocuğun yetim olması, ailesinin yanında bulunmaması ya da kendisini yalnız hissetmesi, onun daha az korunacağı anlamına gelemez. Tam tersine, bir çocuğun kendisini sahipsiz hissettiği durumlarda yetişkinlerin sorumluluğu daha da artar. Okul, her çocuğun hakkının eşit biçimde gözetilmesi gereken yerdir.
Peki, çocukların her davranışını hoş görmek, yaptıkları yanlışları görmezden gelmek de doğru mudur?
Elbette değildir. Çocuk da davranışlarının sorumluluğunu üstlenmeyi, başkasının hakkına saygı göstermeyi ve yaptığı yanlışın sonuçlarıyla yüzleşmeyi öğrenmelidir.
Geçmişe baktığımızda, çocukları terbiye etmek adına dayağın olağan karşılandığı yılları da hatırlıyoruz. Biz de o anlayışın içinde yetiştik, çocuk yetiştirdik. Bugün geriye dönüp baktığımızda, o gün doğru sandığımız bazı davranışları yeniden düşünmemiz gerekmiyor mu? Alışılmış olması, bir davranışı doğru yapmaya yeter mi?
Çocukların yanlışlarını düzeltmek elbette gerekir. Ancak burada önemli bir ayrım var: Disiplin başka, şiddet başkadır. Bir çocuğa yanlışını anlatmak, gerektiğinde uygun yaptırımlar uygulamak ve sorumluluk kazandırmak başka; onu korkutmak, aşağılamak ya da fiziksel müdahalede bulunmak başkadır. Amaç çocuğu sindirmek değil, doğruyu yanlıştan ayırabilen bir insan olarak yetiştirmektir.
Eğitim kurumları yalnızca derslerin işlendiği yerler değildir. Çocuklar orada arkadaşlık kurmayı, anlaşmazlıkları çözmeyi, haklarını savunmayı ve başkalarının haklarına saygı göstermeyi de öğrenirler. Öğretmenlerin ve okul yöneticilerinin davranışları, çocukların dünyasında söyledikleri sözler kadar, bazen daha fazla yer eder.
Bir yetişkinin öfkesiyle hareket etmesi, yalnızca karşısındaki çocuğu etkilemez. Olayı gören diğer öğrenciler de yaşananlardan paylarına düşeni alırlar. Güvenmeleri gereken bir yetişkinin şiddet uyguladığını görmek, onların güven duygusunu zedeleyebilir.
Sonra da çocuklarımızın neden öfkeli, sabırsız ve tahammülsüz olduğunu sorgularız.
Oysa çocuklar yalnızca söylediklerimizi dinleyerek değil, yaptıklarımızı izleyerek de büyürler. Onlara saygıyı anlatırken bağırıyorsak, adaleti anlatırken haksızlık yapıyorsak, öfkemizi kontrol edemiyorsak nasihatlerimizin ne kadar etkisi olabilir?
Elbette öğretmenlerin ve okul yöneticilerinin çalışma koşulları da kolay değildir. Kalabalık sınıflar, artan sorumluluklar, disiplin sorunları ve velilerle yaşanan anlaşmazlıklar eğitimcileri zorlayabilir. Öğretmenlerin de anlaşılmaya, desteklenmeye ve saygı görmeye ihtiyacı vardır. Bu güçlükleri görmezden gelemeyiz.
Ancak hiçbir zorluk, çocukların güvenliğini ve onurunu ikinci plana atmayı haklı çıkarmaz. Eğitimcilerin de velilerin de sorunları öfkeyle değil, sağlıklı iletişimle çözmeye çalışması gerekir.
Bu noktada yalnızca bireysel davranışları değil, kurumların sorumluluğunu da düşünmeliyiz. Okullarda çocuk haklarının korunması, öğrenci-veli-okul iletişiminin güçlendirilmesi ve yaşanan anlaşmazlıkların sağlıklı biçimde çözülebilmesi için gerekli önlemler alınmalıdır. Bir olay yaşandığında iddialar tarafsız biçimde incelenmeli, gerçekler ortaya çıkarılmalı ve gereken adımlar atılmalıdır.
Amacımız birilerini peşinen suçlamak değil, çocukların zarar görmesini önlemektir.
Çünkü bir okulun huzuru yalnızca kapısına güvenlik görevlisi koymakla sağlanamaz. Orada bulunan herkesin birbirinin hakkına saygı göstermesiyle, çocukların kendilerini güvende hissetmesiyle sağlanır.
Kendi çocuğumuzun hakkını ararken başka bir çocuğun hakkını çiğnememeyi; bir öğrencinin yanlışını düzeltirken onun onurunu korumayı; elimizdeki yetkiyi kullanırken karşımızdakinin bizden daha güçsüz olduğunu hatırlamayı öğrenmeliyiz.
Bunları yalnızca çocuklardan bekleyemeyiz. Önce biz yetişkinler başarmalıyız.
Çünkü okulun kapısından içeri bilgi girmeli, sevgi girmeli, umut girmeli. Çocuklar orada korkmayı değil öğrenmeyi, susmayı değil kendilerini ifade etmeyi, güçlü olanın karşısında sinmeyi değil haklarını saygıyla savunmayı öğrenmeliler.
Bir çocuğun karşısında güçlü görünmek marifet değildir. Asıl güç, elindeki yetkiyi ve imkânları başkasını incitmeden kullanabilmektir.
Unutmayalım: Çocukları korumak, yalnızca kendi çocuğumuzu korumak değildir. Başka birinin çocuğunu da kendi evladımız kadar değerli görebilmektir.
Çünkü hiçbir çocuk, kendisini koruyacak bir yetişkin bulamadığı için korkuyla yaşamak zorunda kalmamalıdır.